atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2010 Cuma

Cumhuriyet'le değişen Türk kadını




Öncelikle bugün Cumhuriyet Bayramı'mız kutlu olsun. Tabii ben de uzun süredir aklımda olan ve 29 Ekim'e sakladığım yazıyı nihayet yazıyorum. Üç yazıdır bu blogu nostalji bloguna çevirdiğimin ben de farkındayım, aslında 2010 yılında yaşıyor olduğumun da:) Ne yapalım nostaljiyi ve geçmiş dönemlerin modasını çok seviyorum ve ilgi duyuyorum ama bu önemli yazıdan sonra elbette rotayı yine günümüze çevireceğim merak etmeyin:)
Cumhuriyet'e kadar ülkemizde ancak belli kesimlerde hakim olan moda kavramının, Cumhuriyet'le beraber çok daha geniş bir alana yayılarak halkın geneline hitap ettiği su götürmez bir gerçek. Ulu Önder Atatürk'ün şapka ve kıyafet inkılapları bu alanda şüphesiz en büyük paya sahip. Peki Cumhuriyet kurulduğu zaman, ülkemizin kadınları nasıl giyiniyordu, moda olana nasıl ulaşıyor, dönemin modasını nasıl uyguluyorlardı?
Mango Zara Koton Bermuda üçgeni içinde paracıklarımız kaybolmadan önce:) anneannelerimiz babaaanelerimiz nasıl giyiniyorlardı? 
Şüphesiz herşey günümüzden çok farklıydı. Özelikle hazır giyimin ülkemizde ancak 1960lardan sonra yaygınlaştığı düşünüldüğünde...
Dolayısıyla terzilik dönemin en önemli mesleklerinden biriydi ve ülkemiz kadınları için en büyük kariyer kapısıydı. Terzi atölyelerinde atölyelerin büyüklüğüne göre bazen onlarca kişi bile çalışırdı. Cumhuriyet'in ilanıyla Türk kadınlarının çalışma hayatına atılması ve giyimlerinde Batılı bir tarz benimsemeleri için yapılan hamleler sonucunda açılan Kız Sanat Enstitüleri, burada okutulan öğrencilerin başarılı olanlarının sonra yurtdışına gönderilmeleri, Paris, Londra gibi şehirlerde hem eğitim alıp hem de dönemin modasını yakından takip etmeleri, sonra bu modaya uygun kıyafetleri burada üretmeleri, moda sektörünün genç Cumhuriyet'e yerleşmesi için ilk adımlardı.
Osmanlı döneminde terzilik sektöründe ağırlıklı olarak gayrimüslim vatandaşlar vardı. Cumhuriyet'le beraber Müslüman kadınlara da istedikleri takdirde Batılı tarzda giyinebilme olanağı verilince, elbette giderek daha fazla sayıda kadın hem terzilik sektöründe yer buldu hem de modayı daha yakından takip etmeye başladı.
Bu alanda ilk dönüm noktası şüphesiz 1925'teki Şapka İnkılâbı'dır. Atatürk'ün önce Kastamonu'da şapkayı halka tanıtması sonra şapka giyiminin kanunlaştırılması tekstil sektöründe büyük değişimlere yol açtı. Panama ve fötr şapkalar, ayrıca kasket hızla yayılırken, Resmi Gazete'de bu şapkaların hangi kıyafetlerle beraber, nerede, nasıl giyileceği ayrıntılı olarak halka anlatıldı. Günümüzde hâlâ varlığını sürdüren İtalyan Borsalino firması, Şapka İnkılâbı'yla beraber, şapkalarla dopdulu bir gemiyi hemen İstanbul'a göndermişler, tabii diğer Avrupalı şapka firmaları da boş durmamış onlar da kendi gemilerini göndermişler, ticarette başarı böyle sağlanıyor:) Tabii İstanbul'da şapka üreticileri de gelen taleplere yetişemez olmuş. Şapka alacak durumu olmayanlara yetkililer kredi vermişler. Tabii erkek giyiminde Batılılışma şapkadan ibaret değildi, smokin, frak, pantolon gibi giyim unsurları da giderek iyice yaygınlaştı.
Kadın giyiminde değişim aşama aşama kaydedilmişti. Çarşaftan modern giyime geçiş bir günde iki saatte olmadı. Önce çarşafın yerini başı örten daha hafif başlıklar, türbanlar, başın çoğunu kaplayan şapkalar ve uzun mantolar aldı. Bu bağlamda daha yaşı ileride olan kuşakların kapalı giyindikleri, genç kızların ve kadınların ise dönemin modası elbise ve şapkaları daha kolay benimsedikleri görüldü. Sonra giyim yavaş yavaş Avrupaileşti. Bunda en büyük pay, o yıllarda düzenlenen Cumhuriyet Baloları'ydı. Birçok şehirde düzenlenen bu balolara katılan şehrin ileri gelenleri, dönemin modasının elbiselerini giyerek vals ediyorlardı.
Bu kıyafetlerin hazırlanmasında ve dikilmesinde örnek alınan modeller Cumhuriyet'in ilk yıllarında genellikle Paris modası etkisindeydi. Birçok terzi Paris'e gider oradaki modelleri getirir ve aynısını dikerlerdi. Tabii kendi yorumunu katan böylece tasarımcı kimliğine daha yakın duran terziler de yok değildi.
1920li yıllarda, 1. Dünya Savaşı'ndan çıkışın etkisiyle ekonominin değişim göstermesi, bir yanda oluşan kısıtlılıklar bir yanda bu kısıtlamadan çıkış çabaları sonucunda, daha rahat, hareket etmeyi kolaylaştırıcı bir giyimin tercih edilmiş ve modern giyimin temelleri atılmıştı. Etek boyları diz hizasına kadar kısalmış, plili etekler yaygınlaşmış, ağır korseler, uzun kabarık etekler bir kenara bırakılmıştı. O dönem popüler tasarımcısı, efsanevi Coco Chanel'in de etkisiyle kadınların hayatına kısacık saçlar ve pantolonlar girmişti. Avrupa ve ABD'de kadınların giderek daha fazla özgürleşmesi ve çalışma hayatına dahil olmalarıyla beraber kıyafetleri de buna göre şekilleniyordu. Dönemin popüler sürrealizm  gibi sanat akımlarıda kıyafetlerde etkisini gösteriyordu. O dönemde kumaşlarda da değişim ve gelişim gözlemleniyor, suni ipek, pamuk, yün gibi kumaşlar giderek daha fazla yaygınlaşıyordu. 
Türkiye modası da bundan nasibini alıyordu. Kadınlar saçlarını kestiriyor, bu saçların üzerine kloş şapkalar takıyorlardı, Resmi Gazete'de yayınlanan açıklamaları da etkisiyle giyim kuşamlarını şekillendiriyorlardı, ayrıca denizde mayo giymeye başlayanlar da vardı.Vals, tango, fokstrot, çarliston gibi danslar büyük ilgi görmüştü. Yaşam tarzının Batılılaşması hareketi kapsamında okullarda gramofon eşliğinde bu danslar öğretilmiş, erkeklerde Çarliston pantolonlar çok moda olmuştu. Çarliston dansının kolay yapılabilmesi için üretilmiş, dizden itibaren genişleyen pantolonlar, o dönem tulumbacıların pantolonlarını hatırlattığı için tulumbacılar arasında bile popüler olmuş.(Solda Atatürk'le fotoğraf çektiren Türk kızlarında dönemin modasının en ince ayrıntılarına kadar takip edildiğini görebiliyoruz.)
O zamanlar kıyafetler en başta terziler tarafından sağlanıyordu. Osmanlı döneminde 19. yüzyıldan beri Avrupalı ünlü tekstil üreticileri özellikle İstiklâl Caddesi'nde Bonmarşe adı verilen mağazalar açmışlardı ve bu mağazalarda kumaşlar, terzilik malzemeleri, hazır dikilmiş elbiseler, çanta, şapka gbi aksesuarlar satılıyordu. Lion, Lazzaro Franco, Karlman, Baker, Mayer gibi bonmarşeler oldukça popülerdi. Bunların önemli kısmı birkaç katlı her katında belli bir gruba hitap eden malların yer aldığı günümüz mağazaları gibi yerlerdi.
Hollandalı tasarımcı Jean Botter, İstiklâl Caddesi'nde mimar Raimondo D'Aronco'ya Casa Botter adında bir apartman yaptırmıştı. Kendisi bu apartmanda hem ailesiyle yaşamış hem de burayı iş yeri olarak kullanıp atölyesini kurdurmuştu. Söylendiğine göre Sultan II. Abdülhamid'in özel terzisiydi ve döneminin seçkinlerine, devlet erkânına ve ailelerine kıyafetleri o yapıyordu. Botter Modaevi ülkemizin ilk modaevi olarak bilinir.
Spiegel, Kaluvrisi, Efijeni, Madame de Milleville, Marguerite Modaevi, ülkemiz insanlarını Osmanlı döneminde modayla buluşturan terziler arasında ön plana çıkan diğer isimlerdi.
Cumhuriyet döneminde, Ekonomidis, Josef Kalaro, Madam Fegara, Kaluvrisi, Madam Filyo,
İren Fayn gibi gayrimüslim terziler birçok seçkin kişiyi giydirmişlerdi. Madam Fegara dönemin dergilerinden Moda Albümü'nde (solda) Paris modasındaki en son trendler üzerinde yazdığı yazılarla halkın modayı yakından takip etmesini sağlıyordu. Modanın Cumhuriyet'le bütün halka yayılması sonucunda, Müslüman terziler de çoğalmaya başlamıştı yukarıda yazdığım gibi. Bu bağlamda, Güzide Orbay, Ömer Seyfettin'le bir süre evli kalan Calibe Hanım, ön plana çıkan kadın terzilerdi. Calibe Hanım, Madame Fegara gibi İstanbul'un moda merkezlerinden biri sayılabilecek olan Mısırlı Han'da çalışıyordu. Güzide Orbay ise, özellikle Haute Couture alanında bir başka moda merkezi olan Viyana Pazarı'nda çalışmış sonra kendi atölyesini kurmuştu. Viyana'da araştırmalar yaptıktan sonra Türkiye'ye dönmüş, 1930 yılında Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan'ın yapacağı bir konuşma için Atatürk'ün çizdiği bir elbiseyi diktikten sonra büyük popülarite kazanmış, Ankara'nın ileri gelenlerine de terzilik yapmaya başlamıştı. Saadet Erkut, Ergun ve Türkân Kardeşler, Paris'te eğitim alıp Türk moda sektörünün oluşumunda öncülük eden diğer önemli isimler olarak tarihe geçmişler, o dönemin dergilerinde gazetelerinden sık sık bahsedilen isimler olmuşlardı.
Cumhuriyet döneminin ilk modaevini ise Makbule Hanım'ın arkadaşı Nazire Hanım'la ortak olarak 1000 lira sermayeyle açtığı söylenir. Paris’e giderek elbise modelleri getirdikten sonra düzenlediği bir sergiyle atölyesini tanıtır. Ama makastarlarının başarısızlığı, Nazire Hanım'ın ayrılması, borçlar vesaire derken işleri bozulunca yine Paris’e gider, yeni bir makastar, daha iyi bir atölye derken sonunda aranan bir terzi olmayı başarır.
Mithat Gürsoy, yine o dönem atölye açıp faaliyetlerine başlayan bir başka önemli isim. Ankara ve İstanbul'da mesleğinde ilerledikten sonra Londra'da "Tailor and Cutter" Akademisi'ne girip buradan erkek ve kadın terziliği alanında iki ayrı diploma ile birincilikle mezun oldu. Sonra Mithat Giyim olarak markalaştı.
Krepen Pasajı, Aynalı Pasajı, Beyoğlu'nda terzilerin yoğun olarak bulundukları diğer önemli merkezler olarak dikkat çekerken, o yıllarda İstanbul'da binlerce terzi bulunuyordu bile. Kadınlar kumaşları üreticilerden kendileri seçip alıyor, sonra da terzilerde diktiriyorlardı. Elbiseler genellikle iki prova halinde dikiliyor, kadınlar belli bir süre bekleyişten ve ayakta geçen prova dakikalarından sonra nihayet elbiselerine kavuşuyorlardı. Tabii hazır giyimin rahatlığına beğenip hemen alıp giymenin mutluluğuna herkes ulaşamıyordu ama babası da saray terzisi olan Osman Zeki'nin bu konuda çok da başarılı sonuçlanmayan bir girişimi olmuş, Amerika'dan seri üretim makineleri getirtmiş birkaç sene hazır giyim alanında çalışmalar yapmış. Zengin kadınlar modayı çok yakından yerinde takip edebilen ünlü terzilerden giyinirken, daha mütevazi koşullarda yaşayan kadınlar 10 sene önce feracelerini çarşaflarını diktirdikleri mahalle terzilerinde kıyafet diktirmişlerdir.
Cemal Bürün (ki soyadını giyinmek, üzerine geçirmek anlamında bürünmek fiilinden almıştır) birçok çevrede Türkiye'nin ilk moda tasarımcısı olarak anılır. Ürettiği kıyafetlerde kendi yaratıcılığını kullanmış, atölyesinin bir kısmını boncuk işleme bölümü olarak belirleyip kendi tasarladığı giysileri yanında çalışan insanlar aracılığıyla orada hayata geçirmiştir. O dönemde kumaşlar hazır işlenmiş olarak gelemiyordu bu nedenle Cemal Bey, kumaşları elle işletiyordu. Dönemin seçkinleri arasında oldukça popüler olan özel tasarımlarını, elbiselerini, mantolarını, tayyörlerini düzenlediği defilelerle insanlara sunarak defilelerin ve mankenlik sektörünün oluşmasına büyük katkıda bulunuyordu. Öyle ki Büyük Önder Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir defileden sonra Cemal Bürün'e "Cemal Bey, bizim yaptığımız inkılâbı siz giydirdiniz," demişti. Cemal Bürün ayrıca atölyelerinde ileride kariyerinde çok ilerleyecek birçok insan yetiştirmiş, bu öğrencilerin çoğu Paris'te mesleklerini sürdürmüşlerdir. Cemal Bey'in de atölyesi elbette Mısırlı Han'da bulunuyordu.
Tabii kıyafetlerin üretilmesi için de gerekli malzemelerin sağlanması hayati önemdeydi. Çünkü özellikle kıyafet devriminden sonra, tekstil ürünlerine artan talep daha fazla terzi daha fazla atölye bu alanda daha fazla kalfla, makasçı, dikiş uzmanı ayrıca tabii daha fazla kumaş demekti. Ne de olsa genç bir Cumhuriyet'in başlı başına moda sektörü oluşuyordu. Kadınlar iş hayatına atılırken, atölyelerde belli ekonomik kazanımlar elde etmeye başlamışlardı. Kadınların Türkiye'de iş hayatına atılmaları sürecinin ilk olarak moda sektöründe başladığı bu bağlamda söylenebilir. Nitekim bu sektöre büyük katkısı olan moda ve kadın dergileri de yeni kullanılmaya başlayan Latin alfabesiyle yayın hayatına başlıyor. Moda Albümü, şu yazımda değindiğim Ev-İş gibi dergiler hem patronlarıyla beraber el işi ve kıyafet örnekleri sunuyor hem de moda, kadın ve aile hayatı üzerine yazılarıyla ileride yayınlanacak bir sürü dergiye (ve elbette bloga;)) öncülük ediyorlardı.
Kumaşlar demiştim yukarıda, önceleri terziler kumaşları ağırlıklı olarak dışarıdan getirtiyor zaten Avrupa kaynaklı mağazalar da Osmanlı şubelerini açmış olduklarından insanlar kumaşlara bu şekilde ulaşabiliyorlardı.
Ama Cumhuriyet dönemiyle birlikte bu yeni devletin inşasında gerekli olan ekonomik tedbirlerden biri olarak, ithalatın azaltılması için yerli malının kullanımına halkın teşvik edilmesiyle, hem kumaş üretimi için gerekli fabrikalar kuruldu hem de halkın yerli malını isteyerek kullanmaları için propaganda faaliyetleri yapıldı. Yerli malı haftaları düzenlendi, radyolarda yerli malına teşvik eden programlar yapıldı, gazete ve dergilerde makaleler yayınlandı. Şehirlerde yerli malı sergileri düzenlendi, halkın ülkemizde üretilmiş ürünlere kolayca ulaşabilmeleri sağlandı.
Bu arada elbette yasal düzenlemeler yapıldı 1923'te İzmir İktisat Kongresi'yle yerli mallarının kullanılması kararlaştırıldı, ayrıca ilgili kararnameler çıkarıldı. Mesela kararnamenin çıkarıldığı sırada Viyana'dan kumaşlar getirtmiş olan Güzide Orbay, bu kumaşları ancak Atatürk'ün özel izniyle kullanabilmiştir. Tabii bu bağlamda yerli malı tekstil ürünlerinin gelişiminde önemli katkısı bulunan Sümerbank'tan bahsetmemek olmaz. 1933'te kurulan Sümerbank, Türkiye'nin ilk modern tekstil kuruluşu olarak bilinir. Giyim ve dokuma sektörü devlet tarafından koruma altına alınmıştır böylece. Üretilen mallar pazarlarda halkla buluşturulmuş, Sümerbank'ta satılan basma kumaşlarla halk çok uygun fiyatlara elbiseler diktirebilmişlerdir. (Solda Sümerbank'ın yerli malları pazarları için hazırlanan bir afiş)
Tabii moda tasarımı eğitiminin de temelleri 1920li ve 30lu yıllarda atılmış, genç Cumhuriyet'in ilk tasarımcıları da o dönemde yetişmeye başlamıştır. Kız Sanat Enstitüleri, 1927 yılında kurulmuştur. Burada yetişen öğrenciler, hem kıyafetin dikilmesi, ölçüleri, kalıpları, kumaşlar hangi kumaşın nasıl dikileceği, hangi tür modellerin nasıl hazırlanacağı gbi bilgilerle donanıyor hem de hazırladıkları kıyafetleri daha sonra kendi düzenledikleri defilelerde bizzat kendileri mankenlik yaparak tanıtıyorlardı.
Bu enstitülerinin öneminin byüklüğü, Türk tasarımının gelişmesindeki katkılarından anlaşılabilir çünkü birçok enstitü geliştikçe dışarıdan modellerle çalışmayı reddedip kendi tasarımlarını üretme yoluna gitmiş, Türk folklor kıyafetleriyle Batılı giyimin bir sentezini oluşturarak Türkiye'nin özgün moda tasarımını yaratmak konusunda arayışlar ve çalışmalar içinde bulunmuştur. Bu bağlamda Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü'nün çalışmaları önemlidr. Ayrıca enstitü bünyesindeki sipariş atölyesi, Ankara'nın ileri gelen kişilerine de sipariş üzerine kıyafetler hazırlamışlardır.
Açılan enstitülerin bazıları sadece moda ve terzilik alanında değil, yemek, pasta resim, çiçek düzenleme gibi alanlarda da eğitim vermişlerdir. Mezunların tekstil alanında, çeşitli kollarda çalışma, kariyerlerine yurtdışında devam etme, öğretmenlik yapma gibi çeşitli imkanları bulunuyordu.
Tabii moda sektörünün oluşmasında, örnek alınacak, stil ikonu olabilecek kişilerin de varlığı gerekli. Cumhuriyet'in ilk yıllarında İsmet İnönü'nün eşi Mevhibe İnönü bu bağlamda en ön plana çıkan isimlerdendir. Değişime en erken ayak uyduran isimlerden biri olarak, 1923'te Lozan Konferansı'na giderken çarşaf değil de pardösü giyerek, yüzü açık bir şekilde eşinin yanında yer alır. Yeni Türk kadınını Avrupa'da böyle temsil eder. Ondan sonra gerek Cumhuriyet balolarında gerekse diğer etkinliklerde modern giyimi kademeli olarak uygulayıp dönemin kadınlarına örnek olmuştur. (Solda Mevhibe İnönü (soldan ikinci) İsmet İnönü ve Atatürk birlikte bir Cumhuriyet balosunda)
Cumhuriyet baloları düzenlendikleri şehrin ileri gelenlerinin, seçkinlerin eşlerinin son moda kıyafetlerde dönemin moda danslarını yaptıkları etkinlikler olarak Batı'ya yüzünü dönen Türkiye'nin en önemli tablolarını oluşturuyordu. Atatürk'ün öncülüğünde başlayan bu balolarla Türkiye'de batılı bir yaşam sürmek isteyen herkes artık kendini ifade olanağı bulabiliyordu. Tabii şıklıklarıyla ön plana çıkan isimler de birçok kişi tarafından trendsetter olarak örnek alınıyordu.
Belki o dönem sinema sektörü ülkemizde sonradan ulaşacağı konumunda olmadığından ve ses sanatçıları ancak radyodan görüntüsüz olarak halka ulaştığından olacak, Holywood yıldızları aracılığıyla dergilerden genç kızlar modayı takip ediyorlardı. Ama Türkiye'nin de kadınlarının güzellikleiyle zerafetleriyle dünyaya tanıtılması için, hem de starlık kavramının ülkemize de yerleşmesi için güzellik yarışmaları düzenlenmeye başlanmıştı. İlk Türkiye güzelimiz 1929 yılında seçilen Feriha Tevfik'tir. Sonra 1930'da Mübeccel Namık, 1931'de Naşide Saffet Hanım Türkiye güzeli olurlar. Özellikle Mübeccel Namık birinci seçildiğinde aralarında ünlü yazarların da bulunduğu jüri üyelerinin yaptıkları yorumlar dikkat çekicidir:)
Hüseyin Rahmi: Birer birer alınırsa hepsi güzel, fakat bolluk içinde seçmek müşkül oluyor.
Halit Ziya: Bayıldım.
Ahmet İhsan: Rüya görüyorum sanıyorum.
Abdülhak Hamit: Cennete girdim sanıyorum.
Kontes Soranzo: Cennetten çıktım sanıyorum.
Hüseyin Cahit: Hayranım.
Şükufe Nihal: Gayet güç, cevap veremeyeceğim kadar güç.
İsmail Müştak: Hepsinin müştakıyım.
Yunus Nadi: Ben bu işin muvaffakiyetinden çok memnunum.
Rezan Emin: 32 numara güle benziyor. " 

Zaten birinci olan da güle benzetilen 32 numaralı Mübeccel Namık'tır:) Ne var ki bu güzellerin hiç biri daha sonra yapılan uluslararası yarışmalarda belli bir ödül kazanamamışlardır. ta ki 1932 yılında Keriman Halis, Belçika'dan Dünya Güzeli tacıyla ülkemize dönene dek. Bu vesileyle Atatürk ona kraliçe anlamına gelen "Ece" soyadını vermiştir. (Solda Keriman Halis, sağda Feriha Tevfik.)


Kısacası, Cumhuriyet'imiz kurulurken hem moda sektörü hem eğlence sektörünün temelleri atılmış, Türk kadını Batılı bir yaşam biçimiyle tanışırken, isteyenler bu değişimi severek kabullenmiş ülkemizin Avrupa'ya dönük yüzünü oluşturmuştur. Bugün 87 yılını kutladığımız Cumhuriyet'te nice 87 yıllara diyerek, yeniden bayramınız kutlu olsun.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...