26 Haziran 2010 Cumartesi

Ne güzel diziydin sen ey Aşk-ı Memnu!



Dile kolay tam iki yıl yüz binler her Perşembe ekran başına kurulduk. Bir bölüm biter bitmez, gelecek bölümün fragmanının peşinde koşturduk, önce yayınlanan sessiz fragmandan neler olacağını anlamaya çalıştık. Genelde pazartesi gibi yayınlanan “sesli” fragmanda olaya biraz daha vakıf olduk, Salı günleri bölüm özeti çıkardı. İki gün daha bekler, sonunda muradımıza ererdik.

Bihter’le Behlül kavga etti, barıştı, kavga etti, barıştı. Araya Nihal girdi. Bihter-Behlül taraftarlarıyla Behlül-Nihal taraftarları da birbirine girdi.

Bihter’in Firdevs’in kıyafetlerini bulmak için dükkan dükkan koşturdu yüz binler. Boğazlarda yalıların hanların hamamların hayalini kurdu. Firdevs’in ışıltısından bir parça istedi üzerinde. Daha iyi bir yaşam umuduydu herkeste olan. Daha iyi evler, daha iyi arabalar, daha iyi hayat şartları. Bazıları kahramanların çektikleri üzüntülere bakarak, para saadet getirmiyor dedi, bazıları da akıllı olsalardı saadet getirirdi dedi. Peyker’in ikinci çocuğunun doğumu sahnesi çok etkileyciydi mesela. Oradaki hastaneye bayılmıştım, yıkık dökük olmayan temiz pak bir ortam, bağırmayan, küfretmeyen aksine güler yüzlü hemşireler… Çocuk işte böyle bir hastanede böyle doğurulur dedim. Sonuçta herkes yalıda oturacak diye bir kaide yok ama sağlık hizmeti herkese eşit koşullar altında verilmeli. Maddi durumu gerçekten kötü olanların diziyi hangi duygularla izlediğini bilemiyorum ama maddi zenginlikler dizinin sadece dekoruydu aslında. Aslolan Bihter Behlül aşkıydı. Hiç bitmeyecek gibi görünen sonsuz bir tutkuydu onlarınki. Hayal kurduruyordu. Ama Behlül yanlış erkekti, dizi boyunca hep kaçtı, sonunda onu kovalayacak Bihter de kalmadı. Çok üzüldük. Çok.

Şimdi ne olacak diye soruyor yüz binler. Final bölümü de yayınlandı artık Aşk-ı Memnu yok. İnsanlar kimin gibi giyinmeye çalışacak? Bir daha ne zaman akılsızlar bir Behlül’ün akıllılar da bir Adnan’ın hayalini kuracak? Bir daha kim Beşir’e anlat artık her şeyi diye bağıracak ekran başında? Firdevs Bihter’e gözlerini kısıp başını sallayarak “Aptallık etme, ” dediğinde kim onu “Evet, aptallık etme, ” diyerek tasdik edecek? Süleyman Bey’i “Ednan Bey” diye taklit edecek? Nesrin’in Laz eşinin esprilerine gülecek? Ya da çekim günlerinde o yalının kapısında bekleyip oyuncuları görmeye çalışacak? Kapıdaki adamlara içeri girmek için tutturacak? Sanırım acilen bağımlılık yapacak yeni bir dizi bulmak gerekiyor.

Aslında Halit Ziya’nın romanı diziden farklı olarak daha fazla Nihal üzerine kuruluydu diyebilirim. Ergenlik çağı gibi zor bir dönemde eve gelen bir üvey annenin yarattığı bunalımları, o yaşta bir çocuğun psikolojisini Halit Ziya öyle bulunmaz cümlelerle öyle güzel yazmıştı ki.. Üşenmeyin romanı okuyun diyorum. Romanda Behlül Bihter’e böyle büyük bir aşkla bağlı değildi, sadece cinsel arzu duyuyordu, hevesini alınca yavaş yavaş Bihter’i terk etmişti. Daha da küfür yiyecek bir karakterdi romanda. Bihter de sadece tutkularının peşinden giden ve sonunda bu tutkuların yok ettiği saf bir kadındı. Bir yerli Madame Bovary’di. Ne de olsa yazıldığı dönem yabancı eserler ve edebiyat akımlarının ülkemizde tanınıp roman sanatının oluşmasında katkıda bulunduğu dönemlerdi. Ama dizide elbet bazı değişiklikler olacaktı, çünkü günümüze ve günümüz toplumuna uyarlanıyordu. Kaldı ki romandaki o edebiyat gücü zaten dizide verilemezdi. Bu gücü biraz olsun vermek için 1975'de çekilen dizide Müjde Ar aynen romandaki cümlelerle Osmanlıca konuşuyordu ama bu dizide Harvey Nichols'den çıkan Bihter'in bunu yapması mümkün olamazdı. Neyse hiç olmazsa romana yeterince sadık kalındı, sonu alakasız bitmedi. Sonuçta bu dizinin en büyük başarısı, bir romandan uyarlama olarak sonunda neler olacağı bilindiği halde, sonu meçhul dizilerde olduğu kadar büyük bir heyecanla seyredilmesindedir. Bunun birçok sebebi var. (En önemlilerinden birisi de...biliyorsunuz, kıyafetler tabii ki:))

Tabii final bölümünde insanın aklına bazı sorular takılmıyor değil. Mesela:

- Beşir baştan beri Adnan Bey’den gerçekleri saklamaya çalışıyordu. "Nihal'in mutluluğu için" diyerek. Son anda birden "Nihal'i öldürüyorlar" diyerek söylemeye karar vermesindeki etken nedir? Burası tam verilmedi dizide.

- Behlül madem saçı sakalı birbirine girecek bir hale gelecekti şimdiye kadar neden kendinden başka kimseyi düşünmeyen, bir kız için diğerini bırakan bir erkek modeli çizdi? Bir femme fatale'ın homme fatal'a karşı gecikmiş zaferi midir bu? Diyebilir miyiz bunu?

- Diziye göre Bihter 1983 doğumlu, yani 27 yaşında vefat etti. Jimi Hendrix gibi birçok ünlü rock starı da 27 yaşında ölmüştür. Bu tesadüf mü, yoksa senaryoda bilerek mi ayarlandı?

- Şu anda bu satırları yazdığım sırada finalden dolayı acaba ülkemizde kaç kişi ağlamaktadır? Öyle bir finaldi ki Lorenzo'nun Yağı'ndan beter bir etki yaptı neredeyse.

25 Haziran 2010 Cuma

TEB Oyun dergisi 5. sayısı çıktı



İstikrarlı çizgisiyle tiyatroseverlerin büyük ilgi gören TEB Oyun dergisi, 5. sayısıyla yine dopdolu. Tiyatro Oyunbaz, Altıdan Sonra Tiyatro, Tiyatro 0.2, İstanbul Kraliyet Tiyatrosu, Tiyatro Boğaziçi, Tiyatroperest üzerine yazılar, röportajlar. Erol Keskin özel röportajı. Albert Camus. Jean-Paul Sartre, Lev Tolstoy, Çehov; 50. yılında Güngör Dilmen. Pina Bausch’un Yedi Ölümcül Günah’ı. Mnouchkine, Théâtre de Soleil’in 45 yılını anlatıyor. Dünya Tiyatro Günü ve Dünya Kuklacılık Günü bildirileri. Eleştirmenlerden arşivlik bir seçki: Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi-3. Hepsi TEB OYUN dergisinin 5. sayısında.

22 Haziran 2010 Salı

Efes Pilsen One Love Festivali'ne gittim, Hayati'lerle röportaj yaptım

Dolmuşla Beşiktaş’tan Taksim’e geldiğimde AKM’nin önünde servis arabasının hazır beklediğini öğrenince çok sevindim böylece Efes Pilsen One Love Festivali’ne hiç beklemeden gidebilecektim. Bunu dilimize Bir Tek Aşk Festivali olarak çevirebiliriz sanırım. Çevirebilir miyiz? Yok, beni bir daha Çeviri Derneği’nin kapısından içeri sokmayabilirler. Neyse, bu sene dokuzuncusu yapılan, her senesi birbirinden güzel geçen festival Santralistanbul’daydı. Daha kapıda bir elime rüzgâr gülü, bir elime cart sarı çiçekli gözlük tutuşturulunca aradığım gezegene geldiğimi hemen anladım. Sonradan bu nesnelere balonlar, yelpazeler, mini bateriler vb. de eklendi. Nitekim lunapark, karnaval, plaj, bar ve çiçek bahçesi karışımı bir yerde güzel bir gün geçirmeye programlanmıştım. Bir gün dedim çünkü festivale sadece Pazar günü gidebildim. Dolayısıyla Groove Armada, Fischerspooner, The Whitest Boy Alive gibi isimleri de bir güzel kaçırmış bulunuyorum. Aferin bana.

Bu sefer The Revolters, İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions/Erik Truffaz, Wild Beasts ve Sophie Ellis-Bextor kaçırmamayı başardığım isimler oldu. The Ting Tings’e kalamadım. (Yine aferin bana)




Festival böyle ağaçlı çiçekli şirin bir ortamdaydı

Sahne ve performanslar

The Revolters, sahnedeyken hatırı sayılır miktardaki fan kitlesi parçalarını ezbere söylüyordu. Tabii fan kitlesi olan her grubu ezbere bileceğim diye bir kaide yok. The Revolters’a da fazla aşina değildim sadece ismen biliyordum, ilk defa bu festivalde tam olarak seyrettim ve beğendim. Onlar da tarzlarıyla, parçalarıyla İngiltere’yi ülkemize getiren gruplardan. Zaten bir albümlerini İngiltere’de kaydetmişler. Yakından takip edilmeli bence.



The Revolters

İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions/Erik Truffaz, benim yemek yediğim bir ana denk geldi. Tam yemeği bitirip şunları yakından göreyim diyecekken, bir yağmurun çiselemeden sağanağa kademeli olarak dönüşümüne tanık oldum. Bir anda ortalık karıştı. Daha yarım saat önce sıcaktan bunalırken, birden tepemizden aşağı sanki kovalarca su dökülmeye başladı. İnsanlar panikle kaçışırken, elbette gölgelik yerlere sığınmaya başladılar ve benim sakin sakin yemek yediğim yer, bir anda bir belediye otobüsü ambiyansı kazandı. Sağımda solumda önümde arkamda beliren insan ordusu hayal kırıklığı ve umut karşımı yansıtan gözlerle yağmuru seyrederken İstanbul Sessions/Erik Truffaz sadece bir fon müziği olmuştu. Tabii yağmura aldırmayan seyirciler de vardı her zamanki gibi yere oturarak seyrettiler. Üzerilerine yağmurluk niyetine çöp torbası geçirip gezenler de cesur azınlıktı. Konserin son bir iki dakikasına yetişebildim, daha grubun seyirciyi selamlaması aşamasında fondan müzik çalmaya başlaması dikkatimi çekti. Onların sahneden ayrılmaları beklenebilirdi. Festivale ayrı bir renk katmışlardı, performanslarını izleyebildiğim kadarıyla çok beğendim.

Wild Beasts, fanları olmasam da görmeyi beklediğim isimlerdendi. Her ne kadar vokal faktöründen dolayı uzun süre dinleyemesem de müzikal altyapılarını çok nitelikli ve gerçeküstü buluyordum bu nedenle onları seyretmek istiyordum. Festival boyunca alana hakim olan pozitif enerjiyi en iyi yansıtan gruplardan biri olan Wild Beasts, oldukça popüler bir grup. Dolayısıyla en doğru seçimlerden biriydi. Müzikleri insanda mütemadiyen bir beyaz bulutların üzerinde uçma hissi uyandırıyor. Şarkı sözleri uygun olsun olmasın. Laz müteahhitlerin oğullarını andıran görünüşlerini bilmesem, dinlerken gözümün önünde tarlalar içinde Antik Roma kıyafetli, zeytin dalı taçlı arp çalan tipler gelecek. Böyle bir enerji veriyorlar. Sırada Sophie Ellis Bextor vardı. Kendisini uzuuun yıllar önce Murder On The Dance Floor, Get Over You gibi parçalarıyla tanımıştım ve hemen akabinde bir civcive benzetmiştim. Dalga geçmiyorum. Bu iyi bir şey. Onda bir Tweety zarafeti var demektir bu. Kaliteli parçalar, duru bir ses ve güzellikle birleşince birçok kişi Sophie Ellis Bextor’a aşık oluyor. Pop prensesi, sahneye tam İngiliz zevki diyebileceğim kısa puantiyeli bir elbiseyle çıktı. Danslarıyla sıcakkanlılığıyla performansıyla gerçekten göz doldurdu. Ben de kendisini seyretmekten çok mutlu oldum.



Sophie-Ellis Bextor. Görselin kalitesi için kusura bakmayın:( Bunu çeker çekmez piller bitti zaten:(


Yukarıda da yazdığım gibi The Ting Tings’e kalamadım. Dönmem gerekiyordu. Santralistanbul’dan ayrılınca, bir sürü adam etrafıma toplanıp festivale girebilmeleri için kolumdaki bilekliği kendilerine ödünç vermemi istedi. Böylece her zamanki gezegene döndüğümü anladım. Kendimi bunlardan kurtarmak da kolay olmadı iki yüz metre kadar yürüyüp oradan hiç planımda olmadığı halde Şişli minibüsüne bindim. Binmedim, minibüsün içine balıklama atladım.

Elbette festival benim için sadece konser seyretmekten ibaret olmadı.

Top çevirmeyi öğrendim, kurdeleli şeylerden çevirmek istedim ama sıra gelmedi, dağ gibi şeye tırmanacaktım ama ayakkabım müsait değildi, Vodafone balonlarından iki tane aldım, birini elimden kaçırdım birine de dilek yazıp havaya bıraktım, biralar içtim, bir ara Club 14.1’de “24 Hour Party People”a bakayım dedim ama o sıcakta, dışarısı eğlence kaynarken ufacık kapalı penceresiz bir salonda film izlemenin hiç de iyi bir fikir olmadığına kanat getirdim. Zaten oraya herkesin film izlemeye geleceğini sanmıyordum dolayısıyla dışarı çıktım.



Benim gibi binlerce kişi bu davullardan çaldı




Ve binlerce kişi de bu balonlara dileklerini yazıp havaya uçurdu

Bir de tabii tipik bir bayan olarak gelip geçenin kıyafetlerine baktım. Sanki bütün İngiltere buraya göç etmişti. Sade ama özel bir şıklık içindeydi birçok insan. Birçok kişinin kendine özgü bir tarz yaratıp başarıyla uyguladığını gördüm bu fikirler neden benim aklıma gelmedi dedim. Ben her zamanki pantolonum, her zamanki tişörtüm, her zamanki saçımla gelmiştim. İngiliz değil Fransız-İspanyol şıklığı içerisindeydim. Çok aykırı kaçmadım neyse ki. Elbette herkes festivale uygun olarak kısa şortlar mini elbiseler vb. giymişti ama Romalı sandaletlerinin de acı verici bir biçimde yaygınlaştığına tanık oldum. Evet çok rahatlar ama estetik? Bilmiyorum. Belki moda olan birçok şeyde olduğu gibi bu konuda da fikrim değişir, herkeste var bende de olsun psikolojisine girip bir tane edinebilirim. Olmayacak şey değil bir alışveriş canavarına böyle dönüşülüyor.



Binlerce kişi etkinliklerle eğlendi

Sanırım bir festivalin kalitesinin ölçütlerinden biri yalnız gelenleri de eğlendirebilmesi olmalı. Çünkü ben bu sefer (birçok farklı müzik türünün dinleyicisi arkadaşlarım olmasına rağmen çıkan gruplara enterese olan kimseyi tanımadığımdan ve İstanbul'daki neredeyse her organizasyonda bir tanıdığa rastlayabilecekken burada rastlamadığımdan) yalnızdım ve hayatımda ikinci kez bir festivali yalnız geçirdim. Ama gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar şarkısını söyletmedi bana bu etkinlikler. 18lik gençler arasında bunalıma sokmadı. Bir an bile sıkılmadım. Etrafa bakmak bile yeterliydi aslında. Bu açıdan Efes Pilsen One Love iyi bir festivaldi.

Ve karşınızda özel Hayati röportajı (Türkiye'de ilk..değil mi?)


Elbette festivali sadece seyretmekle kalmadım. Bir blogger olduğum gerçeği, günün her saniyesinde olduğu gibi gene aklımdaydı. Bu yüzden röportaj da yapmayı ihmal etmedim. Kimlerle mi? Tabii ki Hayati’lerle. Hayati kim diye soracaklarınız olacaktır bu nedenle konuyu kısaca özetlemem gerekiyor: Efes Pilsen One Love Festivali’nde bu sene oldukça dikkat çekici bir uygulama getirilmişti. Buna göre festivalde yer alan çeşitli etkinliklerde başarılı olan gençlerin her birine birer “Hayati” tahsis edilecekti. Bu Hayatiler onların her hizmetine koşacaktı. Mesela tuvalette onlar için sıra bekleyecek, konserde sahneyi göremiyorsa onları omuzlarına alacak, onlara güneş kremi, ıslak mendil, serinletici su spreyi ve çimlere oturmak için küçük kilim vereceklerdi. Kıyametler koptu. Resmen kıyametler koptu. Hem birçok köşe yazarı, hem de izleyiciler tepki gösterdi. Sonra yetkililer, sıra beklemek, omuza almak gibi uygulamaları kaldırdılar. Benim de bu sırada kafamda şimşekler çaktı. Bu Hayatilerin gözünden duruma bakayım dedim. Festival zamanı onlarla röportaj yapmaya karar verdim. Bunun benden başka kimsenin aklına gelmeyeceğini düşünmüştüm, bir ilki gerçekleştirmenin keyfiyle uçmak istiyordum.
Hayatileri ilk gördüğümde oldukça şaşırdım. Çünkü hangi akla hizmettir bilemem ama Hayati meselesini ilk duyduğumda gözümde en az 1.90 boyunda, Osmanlı pehlivanları gibi pala bıyıklı, Sumo güreşçileri gibi iri yarı, Hulusi Kentmen bakışlı kişiler canlanmıştı. Böyle birileriyle karşılaşmayı beklerken maksimum 21-22 yaşında gösteren, normal kilo ve boyda gençler gördüm. Röportaj yapma konusundaki çekingenliğim hemen kayboldu tabii. Gözüme kestirdiğim iki Hayati’ye yanaştım. Ses kayıt cihazı niyetine cep telefonumu çıkardım ve adlarının Başar ve Batıkan olduğunu öğrendiğim gençlerle röportaja başladım:

Soru: Evet, şimdi bu Hayati konusu biliyorsunuz basında çok büyük ilgi çekti. Özellikle tepkiler oldu, mesela bu köleliktir gibi bir şeyler diyenler oldu, olumlu tepki gösteren, savunan da oldu. Siz bu konuda birer Hayati olarak ne düşünüyorsunuz?

- Ya şimdi uygulamalarda olan problemlerin sebebi, yani kölelik gibi söylentilerin çıkmasının sebebi, yurtdışında olan benzer uygulamalar. Yurtdışında bizim Hayati konseptini uygulayan festivaller var yani, omuza birini alma, yerine kuyruğa sokma gibi uygulamaları VIP üyelerine yurtdışındaki festivallerde yapıyorlar. Bizde Efes Pilsen bunu başta düşündü, tam olarak değil ama buna benzer bir şey yapmaya çalışacaklardı. Ama olmadı işte tepkiler vesaire..

- Oradaki tepkiyle buradaki tepki aynı olmuyor insanların bakış açısı farklı olduğu için böyle bir olayı kölelik olarak görebiliyorlar, ama bu sene böyle bir uygulamamız yok, insanlara yardım edebileceğimiz çantamızda eşyalarımız var, insanlara yardım ediyoruz, onların ufak ihtiyaçlarını, detaylarını karşılıyoruz,

- Güneş kremi, dezenfektan, diş ipi, peçete gibi ufak ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir şeyimiz var, çantamızda bunları taşıyoruz, insanlara elimizden geldiğince yardım etmeye çalışıyoruz,
Soru: Özellikle belli yarışmaları kazananlar için değil mi?

- Bir yarışma grubu var, yarışmalardan bir kupon kazanıyorsunuz veya Hayatı Doldur konsepti var, ona üye oluyorsunuz ve sarı bileklik kazanıyorsunuz bilekliği göstererek bizden dilediğiniz kadar, her türlü ihtiyacınızı karşılayabiliyorsunuz.
Soru: Festival boyunca insanların size gösterdikleri ilgi nasıl özellikle, Hayati tişörtünü görünce hayatımı kurtar diyenler filan var mı? (Ben…. Ve esprilerim….)

- Ya oldu tabii ki sarhoşlarla filan uğraşmak zorunda kaldık ama hiçbir zaman rahatsız edici değildi yani. Eğlenceliydi.

- Eğlenceli. İnsanları mutlu ettiğimiz için de mutluyuz.

- Evet yani bir problem yok, neden olduğunu anlayamadım kendi adıma.


Soru: Peki Hayati olmak sizce nasıl bir duygu?


- Aslında bizce esprili bir şey yani, hayatı dolduruyoruz kampanyası kapsamında yardımcı oluyoruz, bence gayet güzel.

- Ufak şeylerden mutlu edebiliyorsunuz insanları ve siz de mutlu olabiliyorsunuz. İnsanları çok ufak şeyler bile mutlu edebiliyor, bunu görünce mutlu oluyorsunuz.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Fashionable Funfatale



Kuruçeşme'nin gözde mekânlarından Bistro Funfatale'de artık her salı Fashionable Funfatale başlığı altında bir sample sale serisi var. Geçen hafta Oye Swimwear ile başlayan sample salelerde ayrıca günün sonunda tasarımcının katılımıyla bir parti düzenleniyor. Kısacası salı günleri artık boğaz manzarasına baka baka alışveriş yapacağız. Yunus balıklarına fikir soracağız yakıştı mı yakışmadı mı diye:P
Bu haftanın tasarımcısı modaseverlerin büyük beğenisini kazanan Berra Terzioğlu. Terzioğlu'nun koleksiyonlarında Demi-chic olarak adlandırılan, günün her saatine uygun, broker kumaş ve printlerin ağırlıkta olduğu parçalar,  dikkatleri çekiyor.  Geçtiğimiz Şubat ayında  tasarımcının L'Appart PR Nişantaşı Showroom'unda düzenlenen sample sale büyük ilgi görmüştü. Bu nedenle bu sample sale uzun süredir bekleniyordu. Tasarımcının sitesi: www.berraterzioglu.com

Sample Sale : 11:00-21:00

Party : 18:00-21:00 / DJ - Doğuş Çabakcor (http://www.cabakcor.com/)

Bistro Funfatale:
Les Ottomans Hotel 29, Muallim Naci Cad. No: 68 Kuruçeşme,
T:               212 359 1517       
Email : info@bistrofunfatale.com

13 Haziran 2010 Pazar

İstanbul'da moda rüzgârları esiyor

Gerçek anlamda blog yazmaya yeni başladığım için daha iyi tabirler bulana kadar hâlâ klişe cümleler kullanmak durumunda kalıyorum ama bu haftasonu kelimenin tam anlamıyla İstanbul’da "moda rüzgârları esiyor." (Zaten ne zaman esmiyor ki) Öncelikle, Nişantaşı L’APPART PR Showroom’da Cuma ve Cumartesi günleri, fark yaratan tasarımlarıyla büyük bir hayran kitlesine sahip olan Aslı Filinta’nın önümüzdeki kış sezonuna ait örneklerin (ayrıca yaz sezonu eserlerinin) sergilendiği sample sale’i vardı. Devil's Accordion adını taşıyan kolekiyon, İngiliz ressam Julius Guzy’nin “Cennet Bahçesi” tablosundan ve kökleri yukarıda yaprakları yerde Tuba ağacından esinlenmiş.  Giysileri sadece bir giyecek değil kendini ifade etme aracı olarak gören herkesin ihtiyacını karşılayabilecek, her parçası ayrı bir kimlik ve ruh taşıyan eşsiz sanat eserlerinden oluşuyor. İşlerimin yoğunluğundan Cuma günü geç bir vakit gidebildim Cumartesi hiç gidemedim:( Bir sample sale her gün hayatımda yer alan bir şey olmadığından elbette çok üzüldüm ama teselli niyetine hem sizin için hem de kendim için şu fotoğrafları çektim.



Ondan sonra ufak bir Organikanyon turunun ardından, rotayı Bebek’e ve meşhur şenliğine çevirdim. Galatamoda’da yer alan tasarımcılar ve çeşitli firmalarla butiklerin standları arasında bir moda bayramı yaşadım, birbirinden güzel kıyafetlerden yayılan ve beni bir alışveriş canavarına dönüştüren aurayla etrafım sarıldı. Arada bir çok kötü giyinsem de, hatta son bir iki yıldır gizemli bir şekilde inanılmaz kilolar alıp bir iki beden artsam da ve artık birçok kıyafetime sığmak için çeşitli akrobasi hareketleri yapmak zorunda kalsam da sonuçta milyonlarca kadın gibi benim de kıyafet düşkünlüğüm sona ermeyecek. Şenlikte elbette tekstil dışındaki sektörlerden standlar, birbirinden lezzetli ürünleriyle gözde yeme içme mekanları ve manav da göze çarpıyordu. Soaked konseriyle eğlendim. Sonra kaybolan ve benden yardım isteyen bir kız çocuğunun annesine kavuşmasını sağladım:) İkinci gün gidemediğim festivale bugün gidebilmeyi umuyorum.


Şenlik için çekebildiğim en güzel fotoğraf buydu. Seneye daha iyi bir makineyle gelmeyi öğrenmeliyim çünkü tecrübesiz bloggerlık bahanesi ardına sığınamayacağım:)


Kıyafetlere çok büyük bir ilgi gösterdim:) (Bu güzel bluzlar, Tash by Aynur Taşyumruk)


Şenlikteki meyvaların bile ayrı bir lezzeti vardı:P

9 Haziran 2010 Çarşamba

Bebek Şenliği'ni kaçırmayın



Bu yıl beşincisi düzenlenen Bebek Şenliği’ne artık iki gün kaldı. Happily Ever After’da Galatamoda partisi. Konserler. DJ performansları. Gün boyu alışveriş yapılabilecek standlar. Çocuklar için özel oyun parkı. Dev ekranda 2010 Dünya Kupası maçlarıyla muhteşem bir üç gün. Tek kelimeyle muhteşem.

Festivalin programı:

11 Haziran Cuma
14:00 Standların açılışı
18:00 Bando Konseri @ Bebek
19:00 Açılış Beşiktaş Belediye Başkanı Sn. İsmail Ünal’ın katılımı ile
19:30 Galatamoda Party @ Happily Ever After
20:00 Konser “SOAKED” @ Bebek Parkı
23:00 Standların kapanışı

ORGANİKANYON: Ekolojik ürünler her Cuma KANYON'da



Organik ürünler kullanmaya özen gösteriyorsanız ve yiyecekten, kıyafete, kozmetikten, temizlik ürününe kadar aradığınız her türlü organik gıda ve ürünün satıldığı bir pazar fikri size cazip geliyorsa, Kanyon artık Cuma günleri vazgeçilmez durağınız olacak. 11 Haziran’dan itibaren her Cuma saat 10-20 arasında Organikanyon kurulacak, şehrin göbeğinde doğa rüzgârları esecek. Kanyon ve Ekolojikimece’nin işbirliğiyle düzenlenen Organikanyon’da tüketicilerle buluşturulacak tüm ürünler, organik sertifikalı ya da geldiği yer belli olan, üretildiği bölgedeki sosyo-ekonomik koşullara olumlu katkı sağlayan ve hikayesi olan ürünler arasından seçilecek.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Rihanna İstanbul konserinde neler oldu?

Nihayet beklemekle geçen aylar sona erdi ve Rihanna’yı “The Last Girl On Earth” turu kapsamında ilk kez İstanbul’da gördük. Mainstream pop müzisyenlerin buraya konsere gelişine fazla tanık olmadığımız için bu tarihi bir gündü diyebiliriz. Abartmıyorum çünkü ne Beyoncé, ne Mariah Carey, ne Britney Spears ne de birçok diğer süperstar gelmedi buraya.

Rihanna konserinde seyirci olarak bana 15 bin kişilik bir ordunun eşlik edeceği gerçeği, taksiyle Ulus’tan Kuruçeşme’ye inmemin yarım saatten uzun sürdüğünü görmemle yüzüme çarpıldı diyebilirim. “Beşiktaş’tan yürüyerek gitmek yoksa o kadar da kötü bir seçenek değil miydi” diye kendime defalarca sordum. Konser alanına vardığımda da çoğunluğu gençler olmak üzere, her yaştan, her tür kişiyi görmem Rihanna’ya ne kadar geniş bir kitlenin ilgi gösterdiğini belli ediyordu. En azından bir kreşi dolduracak kadar çocuk görmem beni şaşırttı.



Konser ben geldikten çok kısa süre sonra başladı. Bir kısmını zaten turne görüntülerinden biliyordum. Birçok konserde olduğu gibi intro niyetine hazırlanmış videolar vardı. Böyle bir videodan sonra Rihanna sahneye Hard ile giriş yaptı. Daha ilk şarkıdan itibaren de sahneye fazlasıyla hakim bir Rihanna seyrettik. Özellikle bundan birkaç sene önceki performanslarıyla kıyasladığımda bir hayli ilerleme kaydettiğini görebiliyorum. Rihanna’nın sahnedeki tutukluğu, donukluğu fazlasıyla azalmış, artık seyirciyle iletişim kurabiliyor ve seyirciyi etkileyebiliyor. Sahnede sağa sola yürümek yerine hareketleriyle danslarıyla şarkının coşkusunu verebiliyor. Bu açıdan Rihanna’nın performansını oldukça beğendim. Dans açısından elbette bir Beyoncé performansına ulaşamıyor. Bu yüzden koreografide dansçılara daha fazla ağırlık verilmiş. Ama Rihanna’nın olayı zaten dans değil. Kendine özgü hareketleriyle özel bir beden dilini yakalamış, bunun üzerinden gidiyor.

Hard’la başlayan konser Shut Up and Drive’la devam etti. Ardından aralarında Rockstar 101, Hate That I Love You, Rehab, Rude Boy, Don’t Stop The Music, Umbrella, SOS’in bulunduğu birçok hit şarkısını söyledi. Şarkı aralarında fazla konuşmadı. Ama buraya gelmekten ne kadar mutlu olduğu gibi nazikçe sözler söyleyip tekrar geleceğini söylemeyi de ihmal etmedi. Tabii Rihanna sadece şarkı söylemekle kalmadı, gitar ve davul da çaldı. Rockstar’da neredeyse profesyonel bir gitaristi aratmadı.



Konserde gitarist olarak yer alan Nuno Bettencourt’la (yukarıdaki resimde en sağda) güzel bir elektrik yakalamış. Bundan yaklaşık yirmi yıl önce Extreme’in “More Than Words” parçası patlama yaptığında, grubun gitaristi olarak Nuno’ya etrafımdaki birçok kız neredeyse aşık olmuştu. O sırada okuduğum okulda, yirmi kadar kız getirdikleri teyple günde elli defa şarkıyı çalıp koro halinde söylüyorlardı ve ağlayarak Nuno’dan bahsediyorlardı. Biz de bu yüzden şarkının modasının geçmesi için gün sayar hale gelmiştik. Nuno’yu yıllar sonra sahnede böyle görmek benim için hoş bir sürpriz oldu ne de olsa o zamanlar Extreme konser verse gidecek değildim.

Konserin tabiri caizse doruk noktası, “highlight”ı mı desem, en önemli kısmı Umbrella sırasında yağan konfeti yağmuruydu.



Bunu özellikle yazayım dedim çünkü konser eğer daha büyük bir salonda olsaydı, en önemli kısmı kırmızı bir konfeti yağmuru olmayacaktı elbette. Londra, Berlin vb. gibi başka şehirlerdeki konserlerde olup da buradakinde olmayan birçok şey vardı. Mesela burada Rihanna tek bir kıyafetle konsere başladı ve bitirdi. Dışarıda birçok salonda birkaç kez kıyafet değiştiriyor. Birçok parçada koreografi ve sahne düzeni daha farklı ve daha çeşitli. Mesela Hard’daki dumanlar saçan tank burada yoktu. Konser başlangıcı da farklıydı. Rihanna birçok yerde Roussian Roulette ile başlıyor ve parçayı kırmızı ışıklar saçan özel tasarlanmış bir elbiseyle söylüyor. Burada bunların hiçbirini göremedik. Birkaç devasa robotumuz oldu o kadar. Bu nedenle konser özellikle diğer şovlarda neler olduğunu bir şekilde öğrenmiş birçok izleyicide hayal kırıklığına yol açtı. Atina konseri de bizimki gibiymiş. Yani bize özgü bir durum değil alınganlık yapmayalım.

Londra konserinden Hard performansı


Yine Londra konserinden açılış parçası Roussian Roulette performansı


Londra konserinde sahnede araba da vardı


Sonuçta konser, sona ekranda kocaman bir Wake Up yazısıyla sona ererken benim de gözlerimden uyku akıyordu. Çünkü o günü zaten extra yoğun geçirmişken bir de iki saat ayakta dikilmek benim için kolay değildi. Eğer 18 yaşında olsam saatler önce Arena'ya varıp en önce yer kapan ve saatler boyunca orada bekleyen çılgın kitleye katılabilirdim.  Ya da vaktim olsa W Hotel'in önünde kamp kurup Rihanna'nın Akaretler'den kıyafet almasını da seyredebilirdim. (Sanırım "Rihanna bizden aldı abla," diyecek birçok mağazamız var artık. Tabii o üslupla söylemezler.) Artık kısmet başka konsere diyorum. Kendisini umuyorum sonraki turnelerde de göreceğiz.

Rihanna iki kıtanın incisini gezmeden gitmedi


Fotoğraflar www.rihannaphotos.org'dan alıntıdır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...