31 Ekim 2010 Pazar

Tasarımcı Berrin Eser, "Yılın Kadın Girişimcisi" seçildi.

Berr-In markası herhalde birçoğunuza tanıdık geliyordur. Berrin Eser, 1982 yılında Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Tekstil Sanatları Bölümü'nden mezun olduktan ve yıllarca çeşitli markalar için koleksiyonlar hazırladıktan sonra Berr-In adını taşıyan kendi markasını yaratmıştı. Önce Avrupa'da satışa sunulan Berr-In koleksiyonları, 2009 yılından beri Türkiye'de. Berrin Eser, markasının ulaştığı başarının ardından İstanbul Ticaret Odası tarafından "Yılın Kadın Girişimcisi" ödülü aldı.

Aşağıda Berr-In'in 2010-2011 Sonbahar-Kış koleksiyonundan örnekler görüyorsunuz. Daha fazlası ve ayrıntılı bilgi için 


Attirance'ın çekimine kapılma zamanı geldi

Çünkü meşhur doğal kozmetik firması Attirance, Kasım ayında Türkiye'deki ilk mağazasını açıyor. Hem de Bağdat Caddesi'nde. Yeni yeni kaliteli bakım ürünleri hayatımıza girecek demektir bu. Cilt bakımından vücut bakımına, parfümlerden, spa, banyo ve duş ürünlerine kadar 400’den fazla ürün var yelpazede. Birbirinden güzel ambalajlarda, doğal ürün kullanmanın mutluluğunu yaşayacağız. Sadece yetişkin kadın ve erkekler için değil, çocuklar için de özel ürünler bulunuyor.
Basın bülteninde yazdığına göre, "Sunduğu doğal ürünlerin yanı sıra ATTIRANCE, eşsiz bir yaşam tarzını, rafine zevkleri sembolize ediyor ve “ulaşılabilir lüks” kavramını hayatımıza sokuyor. Ruh ve beden bütünlüğünü, duygusal ve fiziksel rahatlıkla birleştiren markanın felsefesi doğanın saflığını, çevre ile dost ve uyumlu bir hayatı esas alıyor."
Özetle havalara uçmamamız için neden yok.
Markanın fiyat gamı da her kesime hitap ediyor:
Bambu Gündüz ve Gece Kremleri-50 ml.: 69-79 TL, Banyo Köpüğü-500 ml.: 40 TL, Melisa Rahatlatıcı Banyo Tuzu-600 gr.: 28 TL, Bebek Ürünleri: 36-69 TL arası, El ve Vücut Bakım Ürünleri: 20-54 TL arası, Gül Hediye Seti: 100 TL, Printemps Eau de Parfum-50 ml.: 84 TL, Şampuanlar-250 ml.: 30 TL, Vanilyalı Mum-200 gr.: 44 TL, Vücut Kremleri-200 ml.: 54 TL

Özellikle Gül Hediye Seti için sabırsızlıkla bekliyorum. Şunların güzelliğine bakın:



Helal olsun be Erykah yürü kim tutar seni

Bu stadyum edebiyatı başlığı niye mi attım? Sebep Erykah Badu'nun nice zamandır içimize dert olan bir konuyu nihayet dile getirmesi, tabiri caizse Twitter'dan uzun uzun veryansın etmesi.
Mesele şu ki birçok müzikseverin şikayet ettiği berbat bir trend birkaç senedir sürüp gidiyor. Kuru, sıkıcı, hiçbir niteliği olmayan elektronikle pop arası bir şeyler devamlı etrafta, radyolarda televizyonlarda kol geziyor. Öyle ki daha önce çok iyi müzik yapan Kanye West, Timbaland gibi sanatçılar da bu trende meylettiler. Ama bu müziği bir Lady Gaga biraz katlanılabilir bir şekilde yapıyor, biraz Rihanna'dan eli yüzü düzgün şeyler duyuyoruz geri kalanında tat tuz yok. İlla çok kötü demiyorum ama resmen hiçbir tadı tuzu yok bu şarkıların. Bunun bir de hip hop r'n'b sevenlere nasıl etki ettiğini düşünsenize. Yani 70lerin sonunda disco moda olduğunda disco sevmeyenlerin içi bayılmıştı ama disco muazzam müzikti. Bunlar rejim yapıldığında yenen zeytinyağsız tuzsuz salatalar gibi şeyler. Resmen böyle şeyler.
Felaket Timbaland ve Keri Hilson'ın düet yaptıkları "Just The Way I Are" ile başladı, Flo Rida "Right Round" ile devam etti. Sonra bir dolu şarkı istila etti Billboard'u, radyoları, kulaklarımızı. İyi müzikleriyle ön plana çıkan Afro-Amerikan bütün sanatçıların albümleri böyle şarkılarla doldu. Electro pop diyorlarmış, ne derlerse desinler. Bilmesek anlamayacağız, 80leri taklit eden bir şeyler ama 80lerdeki elektronik şarkıların güzelliğinin, vuruculuğunun, o eşsiz ritmlerinin 10'da biri bile yok bunlarda. Tatsız tuzsuz. Bu müzikleri en iyi tabir edebileceğim kelime bu.
Ama neyse ki bizim arkamızda Erykah Badu var, o da bu konuya değindi, twitter'ın altını üstüne getirdi. Bütün bu garabete özetle "techno cornball ass music" dedi. Aynen öyle dedi valla. (Çevirtmeyin bana noolur) Aslında 2-3 hafta oluyor ama ancak şimdi yazıyorum.



İşte bunları yazmış Erykah Badu'muz. Kendisi belki en büyük fanlığı duyduğum starlardan değildir ama severim, Rihanna'ya ehemmiyet vermeyen birçok Afro-Amerikalı onun, tabii ayrıca Alicia Keys, Maxwell'in filan (yani soul esintili slow şarkılar yapan bütün usluların) "real music" yani gerçek müzik yaptıklarını söyleyip onları dinlerler. (Gerçi Erykah da pek uslu sayılmaz Window Seat klibinden sonra) Bu "gerçek müzik" yapan hanımefendi bu elektroniklerin en kötü örneklerine feryat figan etmeyecek de kim edecek. Facialar hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız: Taio Cruz, Flo Rida bütün şarkılar, Cassie "Let's Get Crazy", LeToya Luckett "She Ain't Got Sh... On Me", Ciara "Turntables" ve bu trend ölene kadar daha çok böyle facia bulabilirsiniz. Canım disco akımı bile 2-3 sene mi ne sürdü bu garabet niye bu kadar süredir devam ediyor, ben de mi Erykah gibi Twitter'ın altını üstüne getireyim.

29 Ekim 2010 Cuma

Cumhuriyet'le değişen Türk kadını




Öncelikle bugün Cumhuriyet Bayramı'mız kutlu olsun. Tabii ben de uzun süredir aklımda olan ve 29 Ekim'e sakladığım yazıyı nihayet yazıyorum. Üç yazıdır bu blogu nostalji bloguna çevirdiğimin ben de farkındayım, aslında 2010 yılında yaşıyor olduğumun da:) Ne yapalım nostaljiyi ve geçmiş dönemlerin modasını çok seviyorum ve ilgi duyuyorum ama bu önemli yazıdan sonra elbette rotayı yine günümüze çevireceğim merak etmeyin:)
Cumhuriyet'e kadar ülkemizde ancak belli kesimlerde hakim olan moda kavramının, Cumhuriyet'le beraber çok daha geniş bir alana yayılarak halkın geneline hitap ettiği su götürmez bir gerçek. Ulu Önder Atatürk'ün şapka ve kıyafet inkılapları bu alanda şüphesiz en büyük paya sahip. Peki Cumhuriyet kurulduğu zaman, ülkemizin kadınları nasıl giyiniyordu, moda olana nasıl ulaşıyor, dönemin modasını nasıl uyguluyorlardı?
Mango Zara Koton Bermuda üçgeni içinde paracıklarımız kaybolmadan önce:) anneannelerimiz babaaanelerimiz nasıl giyiniyorlardı? 
Şüphesiz herşey günümüzden çok farklıydı. Özelikle hazır giyimin ülkemizde ancak 1960lardan sonra yaygınlaştığı düşünüldüğünde...
Dolayısıyla terzilik dönemin en önemli mesleklerinden biriydi ve ülkemiz kadınları için en büyük kariyer kapısıydı. Terzi atölyelerinde atölyelerin büyüklüğüne göre bazen onlarca kişi bile çalışırdı. Cumhuriyet'in ilanıyla Türk kadınlarının çalışma hayatına atılması ve giyimlerinde Batılı bir tarz benimsemeleri için yapılan hamleler sonucunda açılan Kız Sanat Enstitüleri, burada okutulan öğrencilerin başarılı olanlarının sonra yurtdışına gönderilmeleri, Paris, Londra gibi şehirlerde hem eğitim alıp hem de dönemin modasını yakından takip etmeleri, sonra bu modaya uygun kıyafetleri burada üretmeleri, moda sektörünün genç Cumhuriyet'e yerleşmesi için ilk adımlardı.
Osmanlı döneminde terzilik sektöründe ağırlıklı olarak gayrimüslim vatandaşlar vardı. Cumhuriyet'le beraber Müslüman kadınlara da istedikleri takdirde Batılı tarzda giyinebilme olanağı verilince, elbette giderek daha fazla sayıda kadın hem terzilik sektöründe yer buldu hem de modayı daha yakından takip etmeye başladı.
Bu alanda ilk dönüm noktası şüphesiz 1925'teki Şapka İnkılâbı'dır. Atatürk'ün önce Kastamonu'da şapkayı halka tanıtması sonra şapka giyiminin kanunlaştırılması tekstil sektöründe büyük değişimlere yol açtı. Panama ve fötr şapkalar, ayrıca kasket hızla yayılırken, Resmi Gazete'de bu şapkaların hangi kıyafetlerle beraber, nerede, nasıl giyileceği ayrıntılı olarak halka anlatıldı. Günümüzde hâlâ varlığını sürdüren İtalyan Borsalino firması, Şapka İnkılâbı'yla beraber, şapkalarla dopdulu bir gemiyi hemen İstanbul'a göndermişler, tabii diğer Avrupalı şapka firmaları da boş durmamış onlar da kendi gemilerini göndermişler, ticarette başarı böyle sağlanıyor:) Tabii İstanbul'da şapka üreticileri de gelen taleplere yetişemez olmuş. Şapka alacak durumu olmayanlara yetkililer kredi vermişler. Tabii erkek giyiminde Batılılışma şapkadan ibaret değildi, smokin, frak, pantolon gibi giyim unsurları da giderek iyice yaygınlaştı.
Kadın giyiminde değişim aşama aşama kaydedilmişti. Çarşaftan modern giyime geçiş bir günde iki saatte olmadı. Önce çarşafın yerini başı örten daha hafif başlıklar, türbanlar, başın çoğunu kaplayan şapkalar ve uzun mantolar aldı. Bu bağlamda daha yaşı ileride olan kuşakların kapalı giyindikleri, genç kızların ve kadınların ise dönemin modası elbise ve şapkaları daha kolay benimsedikleri görüldü. Sonra giyim yavaş yavaş Avrupaileşti. Bunda en büyük pay, o yıllarda düzenlenen Cumhuriyet Baloları'ydı. Birçok şehirde düzenlenen bu balolara katılan şehrin ileri gelenleri, dönemin modasının elbiselerini giyerek vals ediyorlardı.
Bu kıyafetlerin hazırlanmasında ve dikilmesinde örnek alınan modeller Cumhuriyet'in ilk yıllarında genellikle Paris modası etkisindeydi. Birçok terzi Paris'e gider oradaki modelleri getirir ve aynısını dikerlerdi. Tabii kendi yorumunu katan böylece tasarımcı kimliğine daha yakın duran terziler de yok değildi.
1920li yıllarda, 1. Dünya Savaşı'ndan çıkışın etkisiyle ekonominin değişim göstermesi, bir yanda oluşan kısıtlılıklar bir yanda bu kısıtlamadan çıkış çabaları sonucunda, daha rahat, hareket etmeyi kolaylaştırıcı bir giyimin tercih edilmiş ve modern giyimin temelleri atılmıştı. Etek boyları diz hizasına kadar kısalmış, plili etekler yaygınlaşmış, ağır korseler, uzun kabarık etekler bir kenara bırakılmıştı. O dönem popüler tasarımcısı, efsanevi Coco Chanel'in de etkisiyle kadınların hayatına kısacık saçlar ve pantolonlar girmişti. Avrupa ve ABD'de kadınların giderek daha fazla özgürleşmesi ve çalışma hayatına dahil olmalarıyla beraber kıyafetleri de buna göre şekilleniyordu. Dönemin popüler sürrealizm  gibi sanat akımlarıda kıyafetlerde etkisini gösteriyordu. O dönemde kumaşlarda da değişim ve gelişim gözlemleniyor, suni ipek, pamuk, yün gibi kumaşlar giderek daha fazla yaygınlaşıyordu. 
Türkiye modası da bundan nasibini alıyordu. Kadınlar saçlarını kestiriyor, bu saçların üzerine kloş şapkalar takıyorlardı, Resmi Gazete'de yayınlanan açıklamaları da etkisiyle giyim kuşamlarını şekillendiriyorlardı, ayrıca denizde mayo giymeye başlayanlar da vardı.Vals, tango, fokstrot, çarliston gibi danslar büyük ilgi görmüştü. Yaşam tarzının Batılılaşması hareketi kapsamında okullarda gramofon eşliğinde bu danslar öğretilmiş, erkeklerde Çarliston pantolonlar çok moda olmuştu. Çarliston dansının kolay yapılabilmesi için üretilmiş, dizden itibaren genişleyen pantolonlar, o dönem tulumbacıların pantolonlarını hatırlattığı için tulumbacılar arasında bile popüler olmuş.(Solda Atatürk'le fotoğraf çektiren Türk kızlarında dönemin modasının en ince ayrıntılarına kadar takip edildiğini görebiliyoruz.)
O zamanlar kıyafetler en başta terziler tarafından sağlanıyordu. Osmanlı döneminde 19. yüzyıldan beri Avrupalı ünlü tekstil üreticileri özellikle İstiklâl Caddesi'nde Bonmarşe adı verilen mağazalar açmışlardı ve bu mağazalarda kumaşlar, terzilik malzemeleri, hazır dikilmiş elbiseler, çanta, şapka gbi aksesuarlar satılıyordu. Lion, Lazzaro Franco, Karlman, Baker, Mayer gibi bonmarşeler oldukça popülerdi. Bunların önemli kısmı birkaç katlı her katında belli bir gruba hitap eden malların yer aldığı günümüz mağazaları gibi yerlerdi.
Hollandalı tasarımcı Jean Botter, İstiklâl Caddesi'nde mimar Raimondo D'Aronco'ya Casa Botter adında bir apartman yaptırmıştı. Kendisi bu apartmanda hem ailesiyle yaşamış hem de burayı iş yeri olarak kullanıp atölyesini kurdurmuştu. Söylendiğine göre Sultan II. Abdülhamid'in özel terzisiydi ve döneminin seçkinlerine, devlet erkânına ve ailelerine kıyafetleri o yapıyordu. Botter Modaevi ülkemizin ilk modaevi olarak bilinir.
Spiegel, Kaluvrisi, Efijeni, Madame de Milleville, Marguerite Modaevi, ülkemiz insanlarını Osmanlı döneminde modayla buluşturan terziler arasında ön plana çıkan diğer isimlerdi.
Cumhuriyet döneminde, Ekonomidis, Josef Kalaro, Madam Fegara, Kaluvrisi, Madam Filyo,
İren Fayn gibi gayrimüslim terziler birçok seçkin kişiyi giydirmişlerdi. Madam Fegara dönemin dergilerinden Moda Albümü'nde (solda) Paris modasındaki en son trendler üzerinde yazdığı yazılarla halkın modayı yakından takip etmesini sağlıyordu. Modanın Cumhuriyet'le bütün halka yayılması sonucunda, Müslüman terziler de çoğalmaya başlamıştı yukarıda yazdığım gibi. Bu bağlamda, Güzide Orbay, Ömer Seyfettin'le bir süre evli kalan Calibe Hanım, ön plana çıkan kadın terzilerdi. Calibe Hanım, Madame Fegara gibi İstanbul'un moda merkezlerinden biri sayılabilecek olan Mısırlı Han'da çalışıyordu. Güzide Orbay ise, özellikle Haute Couture alanında bir başka moda merkezi olan Viyana Pazarı'nda çalışmış sonra kendi atölyesini kurmuştu. Viyana'da araştırmalar yaptıktan sonra Türkiye'ye dönmüş, 1930 yılında Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan'ın yapacağı bir konuşma için Atatürk'ün çizdiği bir elbiseyi diktikten sonra büyük popülarite kazanmış, Ankara'nın ileri gelenlerine de terzilik yapmaya başlamıştı. Saadet Erkut, Ergun ve Türkân Kardeşler, Paris'te eğitim alıp Türk moda sektörünün oluşumunda öncülük eden diğer önemli isimler olarak tarihe geçmişler, o dönemin dergilerinde gazetelerinden sık sık bahsedilen isimler olmuşlardı.
Cumhuriyet döneminin ilk modaevini ise Makbule Hanım'ın arkadaşı Nazire Hanım'la ortak olarak 1000 lira sermayeyle açtığı söylenir. Paris’e giderek elbise modelleri getirdikten sonra düzenlediği bir sergiyle atölyesini tanıtır. Ama makastarlarının başarısızlığı, Nazire Hanım'ın ayrılması, borçlar vesaire derken işleri bozulunca yine Paris’e gider, yeni bir makastar, daha iyi bir atölye derken sonunda aranan bir terzi olmayı başarır.
Mithat Gürsoy, yine o dönem atölye açıp faaliyetlerine başlayan bir başka önemli isim. Ankara ve İstanbul'da mesleğinde ilerledikten sonra Londra'da "Tailor and Cutter" Akademisi'ne girip buradan erkek ve kadın terziliği alanında iki ayrı diploma ile birincilikle mezun oldu. Sonra Mithat Giyim olarak markalaştı.
Krepen Pasajı, Aynalı Pasajı, Beyoğlu'nda terzilerin yoğun olarak bulundukları diğer önemli merkezler olarak dikkat çekerken, o yıllarda İstanbul'da binlerce terzi bulunuyordu bile. Kadınlar kumaşları üreticilerden kendileri seçip alıyor, sonra da terzilerde diktiriyorlardı. Elbiseler genellikle iki prova halinde dikiliyor, kadınlar belli bir süre bekleyişten ve ayakta geçen prova dakikalarından sonra nihayet elbiselerine kavuşuyorlardı. Tabii hazır giyimin rahatlığına beğenip hemen alıp giymenin mutluluğuna herkes ulaşamıyordu ama babası da saray terzisi olan Osman Zeki'nin bu konuda çok da başarılı sonuçlanmayan bir girişimi olmuş, Amerika'dan seri üretim makineleri getirtmiş birkaç sene hazır giyim alanında çalışmalar yapmış. Zengin kadınlar modayı çok yakından yerinde takip edebilen ünlü terzilerden giyinirken, daha mütevazi koşullarda yaşayan kadınlar 10 sene önce feracelerini çarşaflarını diktirdikleri mahalle terzilerinde kıyafet diktirmişlerdir.
Cemal Bürün (ki soyadını giyinmek, üzerine geçirmek anlamında bürünmek fiilinden almıştır) birçok çevrede Türkiye'nin ilk moda tasarımcısı olarak anılır. Ürettiği kıyafetlerde kendi yaratıcılığını kullanmış, atölyesinin bir kısmını boncuk işleme bölümü olarak belirleyip kendi tasarladığı giysileri yanında çalışan insanlar aracılığıyla orada hayata geçirmiştir. O dönemde kumaşlar hazır işlenmiş olarak gelemiyordu bu nedenle Cemal Bey, kumaşları elle işletiyordu. Dönemin seçkinleri arasında oldukça popüler olan özel tasarımlarını, elbiselerini, mantolarını, tayyörlerini düzenlediği defilelerle insanlara sunarak defilelerin ve mankenlik sektörünün oluşmasına büyük katkıda bulunuyordu. Öyle ki Büyük Önder Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir defileden sonra Cemal Bürün'e "Cemal Bey, bizim yaptığımız inkılâbı siz giydirdiniz," demişti. Cemal Bürün ayrıca atölyelerinde ileride kariyerinde çok ilerleyecek birçok insan yetiştirmiş, bu öğrencilerin çoğu Paris'te mesleklerini sürdürmüşlerdir. Cemal Bey'in de atölyesi elbette Mısırlı Han'da bulunuyordu.
Tabii kıyafetlerin üretilmesi için de gerekli malzemelerin sağlanması hayati önemdeydi. Çünkü özellikle kıyafet devriminden sonra, tekstil ürünlerine artan talep daha fazla terzi daha fazla atölye bu alanda daha fazla kalfla, makasçı, dikiş uzmanı ayrıca tabii daha fazla kumaş demekti. Ne de olsa genç bir Cumhuriyet'in başlı başına moda sektörü oluşuyordu. Kadınlar iş hayatına atılırken, atölyelerde belli ekonomik kazanımlar elde etmeye başlamışlardı. Kadınların Türkiye'de iş hayatına atılmaları sürecinin ilk olarak moda sektöründe başladığı bu bağlamda söylenebilir. Nitekim bu sektöre büyük katkısı olan moda ve kadın dergileri de yeni kullanılmaya başlayan Latin alfabesiyle yayın hayatına başlıyor. Moda Albümü, şu yazımda değindiğim Ev-İş gibi dergiler hem patronlarıyla beraber el işi ve kıyafet örnekleri sunuyor hem de moda, kadın ve aile hayatı üzerine yazılarıyla ileride yayınlanacak bir sürü dergiye (ve elbette bloga;)) öncülük ediyorlardı.
Kumaşlar demiştim yukarıda, önceleri terziler kumaşları ağırlıklı olarak dışarıdan getirtiyor zaten Avrupa kaynaklı mağazalar da Osmanlı şubelerini açmış olduklarından insanlar kumaşlara bu şekilde ulaşabiliyorlardı.
Ama Cumhuriyet dönemiyle birlikte bu yeni devletin inşasında gerekli olan ekonomik tedbirlerden biri olarak, ithalatın azaltılması için yerli malının kullanımına halkın teşvik edilmesiyle, hem kumaş üretimi için gerekli fabrikalar kuruldu hem de halkın yerli malını isteyerek kullanmaları için propaganda faaliyetleri yapıldı. Yerli malı haftaları düzenlendi, radyolarda yerli malına teşvik eden programlar yapıldı, gazete ve dergilerde makaleler yayınlandı. Şehirlerde yerli malı sergileri düzenlendi, halkın ülkemizde üretilmiş ürünlere kolayca ulaşabilmeleri sağlandı.
Bu arada elbette yasal düzenlemeler yapıldı 1923'te İzmir İktisat Kongresi'yle yerli mallarının kullanılması kararlaştırıldı, ayrıca ilgili kararnameler çıkarıldı. Mesela kararnamenin çıkarıldığı sırada Viyana'dan kumaşlar getirtmiş olan Güzide Orbay, bu kumaşları ancak Atatürk'ün özel izniyle kullanabilmiştir. Tabii bu bağlamda yerli malı tekstil ürünlerinin gelişiminde önemli katkısı bulunan Sümerbank'tan bahsetmemek olmaz. 1933'te kurulan Sümerbank, Türkiye'nin ilk modern tekstil kuruluşu olarak bilinir. Giyim ve dokuma sektörü devlet tarafından koruma altına alınmıştır böylece. Üretilen mallar pazarlarda halkla buluşturulmuş, Sümerbank'ta satılan basma kumaşlarla halk çok uygun fiyatlara elbiseler diktirebilmişlerdir. (Solda Sümerbank'ın yerli malları pazarları için hazırlanan bir afiş)
Tabii moda tasarımı eğitiminin de temelleri 1920li ve 30lu yıllarda atılmış, genç Cumhuriyet'in ilk tasarımcıları da o dönemde yetişmeye başlamıştır. Kız Sanat Enstitüleri, 1927 yılında kurulmuştur. Burada yetişen öğrenciler, hem kıyafetin dikilmesi, ölçüleri, kalıpları, kumaşlar hangi kumaşın nasıl dikileceği, hangi tür modellerin nasıl hazırlanacağı gbi bilgilerle donanıyor hem de hazırladıkları kıyafetleri daha sonra kendi düzenledikleri defilelerde bizzat kendileri mankenlik yaparak tanıtıyorlardı.
Bu enstitülerinin öneminin byüklüğü, Türk tasarımının gelişmesindeki katkılarından anlaşılabilir çünkü birçok enstitü geliştikçe dışarıdan modellerle çalışmayı reddedip kendi tasarımlarını üretme yoluna gitmiş, Türk folklor kıyafetleriyle Batılı giyimin bir sentezini oluşturarak Türkiye'nin özgün moda tasarımını yaratmak konusunda arayışlar ve çalışmalar içinde bulunmuştur. Bu bağlamda Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü'nün çalışmaları önemlidr. Ayrıca enstitü bünyesindeki sipariş atölyesi, Ankara'nın ileri gelen kişilerine de sipariş üzerine kıyafetler hazırlamışlardır.
Açılan enstitülerin bazıları sadece moda ve terzilik alanında değil, yemek, pasta resim, çiçek düzenleme gibi alanlarda da eğitim vermişlerdir. Mezunların tekstil alanında, çeşitli kollarda çalışma, kariyerlerine yurtdışında devam etme, öğretmenlik yapma gibi çeşitli imkanları bulunuyordu.
Tabii moda sektörünün oluşmasında, örnek alınacak, stil ikonu olabilecek kişilerin de varlığı gerekli. Cumhuriyet'in ilk yıllarında İsmet İnönü'nün eşi Mevhibe İnönü bu bağlamda en ön plana çıkan isimlerdendir. Değişime en erken ayak uyduran isimlerden biri olarak, 1923'te Lozan Konferansı'na giderken çarşaf değil de pardösü giyerek, yüzü açık bir şekilde eşinin yanında yer alır. Yeni Türk kadınını Avrupa'da böyle temsil eder. Ondan sonra gerek Cumhuriyet balolarında gerekse diğer etkinliklerde modern giyimi kademeli olarak uygulayıp dönemin kadınlarına örnek olmuştur. (Solda Mevhibe İnönü (soldan ikinci) İsmet İnönü ve Atatürk birlikte bir Cumhuriyet balosunda)
Cumhuriyet baloları düzenlendikleri şehrin ileri gelenlerinin, seçkinlerin eşlerinin son moda kıyafetlerde dönemin moda danslarını yaptıkları etkinlikler olarak Batı'ya yüzünü dönen Türkiye'nin en önemli tablolarını oluşturuyordu. Atatürk'ün öncülüğünde başlayan bu balolarla Türkiye'de batılı bir yaşam sürmek isteyen herkes artık kendini ifade olanağı bulabiliyordu. Tabii şıklıklarıyla ön plana çıkan isimler de birçok kişi tarafından trendsetter olarak örnek alınıyordu.
Belki o dönem sinema sektörü ülkemizde sonradan ulaşacağı konumunda olmadığından ve ses sanatçıları ancak radyodan görüntüsüz olarak halka ulaştığından olacak, Holywood yıldızları aracılığıyla dergilerden genç kızlar modayı takip ediyorlardı. Ama Türkiye'nin de kadınlarının güzellikleiyle zerafetleriyle dünyaya tanıtılması için, hem de starlık kavramının ülkemize de yerleşmesi için güzellik yarışmaları düzenlenmeye başlanmıştı. İlk Türkiye güzelimiz 1929 yılında seçilen Feriha Tevfik'tir. Sonra 1930'da Mübeccel Namık, 1931'de Naşide Saffet Hanım Türkiye güzeli olurlar. Özellikle Mübeccel Namık birinci seçildiğinde aralarında ünlü yazarların da bulunduğu jüri üyelerinin yaptıkları yorumlar dikkat çekicidir:)
Hüseyin Rahmi: Birer birer alınırsa hepsi güzel, fakat bolluk içinde seçmek müşkül oluyor.
Halit Ziya: Bayıldım.
Ahmet İhsan: Rüya görüyorum sanıyorum.
Abdülhak Hamit: Cennete girdim sanıyorum.
Kontes Soranzo: Cennetten çıktım sanıyorum.
Hüseyin Cahit: Hayranım.
Şükufe Nihal: Gayet güç, cevap veremeyeceğim kadar güç.
İsmail Müştak: Hepsinin müştakıyım.
Yunus Nadi: Ben bu işin muvaffakiyetinden çok memnunum.
Rezan Emin: 32 numara güle benziyor. " 

Zaten birinci olan da güle benzetilen 32 numaralı Mübeccel Namık'tır:) Ne var ki bu güzellerin hiç biri daha sonra yapılan uluslararası yarışmalarda belli bir ödül kazanamamışlardır. ta ki 1932 yılında Keriman Halis, Belçika'dan Dünya Güzeli tacıyla ülkemize dönene dek. Bu vesileyle Atatürk ona kraliçe anlamına gelen "Ece" soyadını vermiştir. (Solda Keriman Halis, sağda Feriha Tevfik.)


Kısacası, Cumhuriyet'imiz kurulurken hem moda sektörü hem eğlence sektörünün temelleri atılmış, Türk kadını Batılı bir yaşam biçimiyle tanışırken, isteyenler bu değişimi severek kabullenmiş ülkemizin Avrupa'ya dönük yüzünü oluşturmuştur. Bugün 87 yılını kutladığımız Cumhuriyet'te nice 87 yıllara diyerek, yeniden bayramınız kutlu olsun.

25 Ekim 2010 Pazartesi

60lar modasının merkezi: İngiltere ve Swinging London



Bu kış sadece 1950lerin değil, 1960ların da modasına geri dönüş var. Bu nedenle kış iyice yaklaşmışken, daha önce bir başka trend olan 50li yıllara değindiğim gibi  60lı yıllara da değinmemin zamanı geldi demektir.

60lar gibi spesifik, özel bir dönemin modasının arada bir geri dönmesi kadar doğal bir şey olamaz çünkü günümüzde modanın olmazsa olmazı olan birçok şey 60larda başladı diyebilirim.
Nitekim 60lı yıllar, dünyanın dört bir yanına yayılan trendleriyle moda tarihine özel imzalar atmıştı. Ama bu trendlerin birçoğunun çıkış noktası olarak Londra'yı görüyoruz. Çünkü Londra o dönemde müzik, moda, sanat gibi alanlarda büyük bir çıkış yakalamış ve "Swinging London" adını almıştı.

Burada Swinging kelimesi modern, modaya uygun, trendy gibi anlamlarda kullanılıyor. 1965 yılında Vogue dergisinin yayın yönetmeni Diana Vreeland Londra'yı dönemin en "swinging" şehri ilan etmişti. 1966 yılında Time dergisi bu terimin yerleşmesini sağladı.
Swinging London, genellikle 60lı yılların ortasındaki İngiltere için kullanılsa da bütün 60ların İngiltere'si için de bu tabiri kullananlar var. O dönem hem The Beatles, The Rolling Stones, The Who gibi grupların yakaladığı büyük çıkış, hem de moda alanındaki büyük trendler, filmler, sanat eserleri Londra'nın hemyükselen bir yıldız, hem de bir cazibe merkezi olmasını sağlamıştı.

Swinging London akımını hazırlayan birçok etmen vardı. 2. Dünya Savaşının sona ermesiyle birlikte İngiltere bir ekonomik yapılanma içine girmişti. Savaşın hemen akabinde bir nüfus patlaması yaşanmıştı. O zaman oldukça fazla sayıda doğan bebeklere Baby Boom Generation adı verildi. 60lı yılların ortalarına gelindiğinde bu çocuklar artık büyümüş 20li yaşlara merdiven dayamıştı.
Bu kuşak bir öncekiler gibi çalışarak kazandıkları parayı sadece aile bütçesine katkı olarak değil, kişisel zevkleri için de kullanmak istiyordu ve İngiltere'nin iyileşen ekonomisi buna imkân veriyordu.
Bu bağlamda Mod gençliği 60'lı yıllarda İngiltere'ye damgasını vurarak Swinging London akımını hazırladı.
Mod kelimesi modernden geliyor. İngiltere'de 1950lerin sonlarında İtalyan tarzı takım elbiseler giyen modern jazz dinleyen insanları tabir etmek için kullanıldı ve 60ların başlarından itibaren kendilerine Mod adını veren gençler Londra'ya giderek artan bir hızla yayılmaya başladı. (Soldaki fotoğrafta arabayla poz veren dört Mod görüyorsunuz. Onun altında, 60ların Londra'sından bir görünüm.)

Modlar, çoğunlukla Londra'nın işçi sınıfı ailelerinden gelen, özel zevkleri olan bir gençlikti. İtalyan ve Fransız stili takım elbiseler giyiyor, Vespa ve Lambretta scooterlar üzerinde geziyor, Amerikan Soul, Rhythm&Blues, Modern Jazz müziklerini, The Who, Small Faces, The Kinks, The Yardbirds gibi grupları dinliyor, The Roaring Twenties, The Scene, La Discothèque, The Flamingo ve The Marquee gibi kulüplerde, çılgın partilerde sabahlara kadar eğleniyorlardı. Böylece anne ve babalarınınkinden farklı bir yaşam biçimi içinde, sıkıcı buldukları işlerinden kalan boş vakitlerde kendilerine çıkış yolu arıyorlardı. Amaçları sürekli çalışmaya dayalı zor bir yaşam yerine zevk, eğlence, müzik, partiler, sosyalleşmeye dayalı bir yaşamdı.


Modların sevdikleri gruplardan The Kinks, The Who ve Small Faces

Giyimlerine son derece büyük özen gösteren Mod gençliğinde erkekler genelde maaşlarına göre biraz pahalı olan takım elbiseler ve bu elbiseleri scooterda gezerken tozdan çamurdan korumak amacıyla yeşil askeri parkalar giyerken, kadın modlar da kısacık saçları, pantolonları, gömlekleriyle bir yandan sade ve erkeksi bir görünüm benimsiyor, bir yandan da boyları zamanla kısalan mini etekler giyiyorlardı. Böylece 60lar modasını en büyük tasarımcılara kadar etkilemeye başladılar.

Üstte solda Modların simgesi scooterla poz veren Jean Shrimpton ve sağda şık giyimleriyle dikkat çeken Modlar

Ağırlıklı olarak 1960'lı yılların ortasına hakim olan Swinging London'la 60lar modası ikiye ayrıldı da denilebilir. Öncesinde kadın modasında krepe adı verilen kabarık kabarık saçlar, Jacqueline Kennedy esintili hanım hanımcık takımlar modayken, 50li yılların havası hâlâ devam ederken, Swinging London sonrası saçlar sadeleşti, etekler kısaldı, elbiseler A harfine benzer, belden kalçaya genişleyen bir hale geldi, kıyafetler daha genç bir havaya büründü, desenlerde sınırlar zorlandı, zaten sonrasında hippie akımının etkisiyle moda iyice uçtu. Swinging London yepyeni bir moda anlayışıyla su yüzüne çıkarken, aynı zamanda kendi tasarımcılarını da duyurmaya başlamıştı. Mini eteğin ve şortun öncüsü olarak kabul edilen Mary Quant, Swinging London'ın en önde gelen tasarımcılarından biriydi.


Quant'ın tasarımlarından örnekler

1934 doğumlu sanatçı, 1955'te Londra Kings Road'da açtığı Bazaar adlı butikle büyük sükse yaptı. sadece kıyafetleri değil, kendisi de bir fenomendi. Bu nedenle kısacık, kahküllü saç kesimi binlerce kız tarafından taklit edilmişti. Butiğinin bulunduğu Kings Road ve Carnaby Street, Swinging London'ın en önemli merkezleriydi. Quant'ın da büyük katkısıyla Mod tarzı giyimin yaygınlaşması, alt ve orta gelir düzeyine mensup insanların da modayla daha fazla içli dışlı olmasını sağlıyor, sınıflar arasındaki giyim farkı giderek azalıyordu. Daha önce Paris hakimiyetindeki İngiliz modasında İngiliz tasarımcılar da böylece sükse yapmaya başlıyordu.
Mary Quant, mini etek yüzünden kiliseden bile aforoz edildi ama mini etekler, sonradan 68 kuşağıyla özdeşleşti ve günümüze kadar sık aralıklarla moda oldu.


Mary Quant provalar esnasında mankenlerle görülüyor. 

 
Mary Quant, (en önde oturan siyah elbiseli) kendisiyle özdeşleşen mini etekler ve sade kesimli elbiseler giymiş mankenlerle birlikte.


Swinging London giderek yaygınlaşırken İngiltere halkının da karşılıklı birbirinden etkilenmesine neden oluyordu. Alt kültür yaşayan gençler ve sanatçılar moda endüstrisini etkilerken, moda endüstrisi de genel halkı etkiliyordu. The Beatles, The Rolling Stones gibi gruplar insanları etkilerken, ünlü modeller de genç kızların giyimlerinin şekilenmesinde büyük katkıda bulunuyordu.

Bu modellerin önde gelenlerinden biri, dünyanın ilk süpermodellerinden biri olarak görülen, "60ların yüzü" olarak lanse edilen "The Shrimp" lakaplı Jean Shrimpton'dı. (solda) Eşsiz güzelliğiyle kalplerde büyük yer bulan Shrimpton, 60lı yıllarda en çok para kazanan ve en fazla fotoğrafı çekilen modeldi. 1942 doğumlu Shrimpton, kariyerine 1960'da başlamıştı. Aralarında Vogue, Elle, Harper's Bazaar, Time'in da bulunduğu bir sürü dergiye kapak olmuştu.


Jean Shrimpton güzelliğiyle bütün dergileri süslüyordu.

Jean Shrimpton Vogue dergisine defalarca kapak oldu. En sağda gördüğünüz üzere yılların etkisi başlayınca modelliği sessiz sedasız bıraktı.

Tabii Swinging London denilince Twiggy'i es geçmek olmaz. Gerçek adı Lesley Hornby olan bu model, en büyük esin kaynağı olarak Jean Shrimpton'ı gösteriyordu. Sıfır bedenin öncüsüydü Twiggy (Maalesef:( ), "Modların kraliçesi" diye anılıyordu. Modellik kariyerine 1966'da başlayıp 1970'de sonlandırdı ondan sonra oyuncu ve şarkıcı olarak devam etti. 60ların dümdüz inen, sade mini elbiseleri, kısa topuklu düz ayakkabıları, çocuksu kısacık saçları Twiggy'e çok yakışıyordu.


Tabii It-girl denilince akla gelen en önemli isimlerden biri olan Pattie Boyd'u es geçmek hiç olmaz. Çünkü o olmasaydı belki de birçok klasik şarkı hiç olmayacaktı. Çünkü kendisi önce George Harrison'la sonra Eric Clapton'la evlendi. George Harrison, "Something," "For You Blue" and "Isn't It a Pity" ve Eric Clapton, "Layla," "Wonderful Tonight" ve "Bell Bottom Blues" şarkılarını onun için yazdı. Gerçek adı Patricia Anne Boyd olan 1944 modelin Mick Jagger da bir hayli peşinden koşmuş.
Dönemin en popüler kızlarından biri olan Boyd, çılgın yaşamı, birçok rock yıldızıyla dostlukları, özgün giyim tarzı ve güzelliğiyle muhteşem bir hayat yaşadı ve unutulmayan efsanelerden biri oldu.

Yukarıda Pattie Boyd'un modellik kariyerinden çeşitli kareler, ayrıca (üstte en solda ve sağda) George Harrison'la ve (altta en ortada) Eric Clapton'la çeşitli fotoğraflarını görüyorsunuz.

Tabii dönemin ünlü modelleri yıldızları derken liste uzaaar gideeer. Hepsi için ayrı bir yazı yazmak lazım aslında. Şarkıcı ve oyuncu Marianne Faithfull, 60larda büyük çıkış yakalamış, Rolling Stones üyeleri Mick Jagger'la ilişkisi uzun süre konuşulmuştu. Birçok The Rolling Stones şarkısının ondan esinlenerek yazıldığı söylenir. Mick Jagger'la ayrıldıktan sonra sonra Marianne Faithfull'un kariyeri inişli çıkışlı devam etti ve uzun süre uyuşturucuyla mücadele verdi.
Cathy McGowan bir başka Swinging London efsanesidir 1964 ve 1966 yılları arasında Rediffusiona kanalında rock müzik üzerine popüler televizyon programı Ready Steady Go!'nun sunucusu olarak büyük çıkış yakaladı. Dönemin genç kızları onun gibi giyinmek için dükkân dükkân dolaşıyordu. Tıpkı bizim geçen yılki Bihter çılgınlığı gibi. Sunuculuk işini kapmasının da ilginç bir hikayesi var. Buna göre Rediffusion yetkilisi Elkan Allan ona "Teenagerlar için en önemlisi hangisi, seks mi müzik mi moda mı?" diye sormuş, Cathy McGowan da "Moda" diye yanıt verince işi almış. Ondan sonra tam bir trendsetter olarak görevine devam etmiş. Hatta efsanevi Vogue yayın yönetmeni Anna Wintour da onun sayesinde modaya ilgi duymaya başlamış.
Jane Birkin bir başka Swinging London efsanesi. O dönemin efsanevi filmi Blow-Up'da kısa bir rolle gözükerek şöhret kazandı ve herkesin konuştuğu biri oldu. Uzun yıllar boyunca Fransız şarkıcı Serge Gainsbourg'la birlikte çalıştı, şarkılar kaydetti. Gainsbourg'un "ilham perisi" oldu. 70li yıllar boyunca evli kaldılar.
Veruschka von Lehndorff, Peggy Moffitt, Penelope Tree gibi birçok model, Swinging London rüzgârlarının dünyada esmesine büyük katkıda bulundular.

Solda Serge Gainsbourg ve Jane Birkin, sağ üstte Marianne Faithfull,, sağ altta Veruschka ve David Hemmings Blow-Up filminin bir sahnesinde

Tabii bütün bu modelleri fotoğraflamak için iyi fotoğrafçılar gerekiyordu ve moda fotoğrafçılığı da Swinging London döneminde oldukça fazla ön plana çıktı. David Bailey, Terence Donovan ve Brian Duffy en ön plana çıkan fotoğrafçılardı. David Bailey'in 1964 yılında yayınladığı Box of Pin-Ups eseri, aralarında Swinging London sahnesinin önde gelen isimlerinin de bulunduğu birçok ünlüye yer verilir. Kitapta, Mick Jagger, Terence Stamp, Brian Jones, Kasmin, Jean Shrimpton, John Lennon ve Paul McCartney, Beaton, Rudolf Nureyev, Michael Caine, Hockney, Snowdon, gangster Kray Kardeşler gibi birçok isim vardır.
David Bailey, Jean Shrimpton'la nşanlandı, aralarında Catherine Deneuve'ün de bulunduğu dört evlilik yaptı.
Brian Duffy, Harper's Bazaar dergsindeki kariyerinde ilerlerken fotoğrafçılığa başladı ve kısa sürede dönemin efsanevi fotoğrafçılarından oldu. İki kez Pirelli takvimini hazırladı. 1963'e kadar İngiliz Vogue dergsinde çalıştı. Akabinde Glamour, Esquire, The Daily Telegraph gibi birçok dergide çalışmaları yayınlandı. Üç David Bowie albümünde onun katkısı vardır. 1979'da maalesef fotoğrafçılığı bırakıp elindeki birçok negatifi yaktı, kül etti. Ama geçen yıl fotoğrafçılığa geri dönmeye karar verdi ve bu yılın Mayıs ayında vefat edene dek mesleğini sürdürdü.
Terence Donovan, özellikle Harper's Bazaar ve Vogue gibi birçok dergi için çalıştı, 3000 kadar reklam filmini ve 1973'te Yellow Dog filmini yönetti. Bu üç fotoğrafçı, İngiliz basını tarafından Müthiş Üçlü olarak anılıyordu. Birçok kişi onları gerçek anlamda ilk ünlü fotoğrafçıları olarak kabul eder. Ünlüleri halkla buluşturmak ve Swinging London'ın modasını dünyaya yaymak konusunda katkıları inkar edilemez.

(Solda David Bailey'in Box of Pin-Ups için çektiği John Lennon ve Paul McCartney)

Tabii Swinging London o kadar geniş bir konu ki yaz yaz bitmez. İyisi mi siz Blow-Up filmini izleyin. Michaelangelo Antonioni'nin yönettiği 1966 yapımı film, Swinging London hakkında fikir edinmek isteyenler için eşsiz bir kaynak. Özellikle David Bailey'in hayatından esinlenerek yazılmış. Bir moda fotoğrafçılarının maceralarını anlatıyor. David Hemmings, Vanessa Redgrave, Sarah Miles, Veruschka, Jane Birkin derken filmin kadrosunda yok yok. Müziklerini Herbie Hancock ve The Yardbirds yaptı.
Quadrophenia ise hem The Who'nun albümünün adı hem de yazının başında bahsettiğim Swinging London'in temeli olan Mod gençliğini anlatan 1979 yapımı bir film. Frank Roddam'ın muhteşem yönettiği filmin başrolünde Phil Daniels var. Daniels, Jimmy adında bir genci canlandırıyor. Londra'nın işçi sınıfına mensup, bir reklam firmasında ufak bir getir götür işinde çalışan, akşamları da Mod arkadaşlarıyla inanılmaz çılgınlıkların yaşandığı partilerde eğlenen bir gençtir. Modluk onun için gündelik hayatın angaryasından bir çıkış yoludur. Steph (Leslie Ash) adında bir kızı sevmektedir onu tavlamak için bin türlü maymunluk yapar. Bu sırada Modlar, Rockerlarla sürekli kavga halindedir. Rockerlar daha çok İngiltere'nin kırsal kesiminden gelen, deri ceket ve pantolonlar giyen, Modların scooterlarına alternatif olarak motoskletlerle dolaşan, saçlarını 50li yıllardaki gibi kestiren, genelde 50ler tarzı rock'n'roll müzisyenlerini dinleyen bir gençlik grubudur. Jimmy ve Mod arkadaşları kalabalık bir grup olarak sahil kenti Brighton'a giderler, burada Rockerlarla karşılaşırlar taşlı sopalı kavgaya tutuşurlar, mahkemelik olurlar. Bu hengamede Jimmy ile Steph arasında bir yakınlaşma olur. Ama Londra'ya döndüklerinde Jimmy'nin hayatını altüst eden bir sürü olay olur, Jimmy o zamana dek bir hayal dünyasının bir ilüzyonun içinde yaşadığını anlar. Özetle bu. Sonunu yazmayı da etik bulmuyorum, ama filmi bir yerlerden bulup muhakkak izleyin çok güzel, biraz da hüzünlü ama etkileyici. İngilizceniz süper değilse altyazısız da seyretmeye kalkmayın, kolay anlaşılır New York İngilizcesi yok burada, en aksanlısından Londra İngilizcesi var.
Bu arada filmde yeni ünlenmeye başlayan Sting'i de Jimmy'nin idolü Modların lderi Ace Face rölünde izleyebilirsiniz.
(Yukarıda Blow-Up filminin afişi, sağda Quadrophenia filminden bir sahne. Phil Daniels ve Leslie Ash)

Swinging London konusu bitmez aslında yazacak daha çoook şey var ve kesin atladığım bir şeyler muhakkak olmuştur. Swinging London, 60ların geneli değil, bir kısmı elbette, dolayısıyla çok geniş bir 60lar yazısında yer alacak bir çok şey burada yok. Yves Saint Laurent'ın elbiselerinden bahsedebilirdim ama Fransa'da değiliz, Andy Warhol'dan bahsedebilirdim ama Amerika'da değiliz:)
Ama hazır 60lı yıllar bütün ihtişamıyla (yine) geri dönerken Swinging London elbette size en büyük ilham kaynağı olacaktır. Şimdi ismi "The" diye başlayan gruplardan arşivinizi açın, gardrobunuzu düzenleyin, parti başlasın;)

24 Ekim 2010 Pazar

Geçmiş zaman olur ki. Sahaflardan neler çıktı neler...

Sahafları severim. Sahaf manyağı olmasam da severim. Arada çok ilginç şeyler yakalayabiliyorum çünkü, eski romanlar, araştırma kitapları, hatta üzerinde "Enişteme selamlar olsun teyzemin de ellerinden öperim, Muharrem" yazılı 1960lı 70li tarihler atılmış kartpostallar. Tabii modaya da yer veren dergiler.
Geçen ay Beyoğlu Sahaf Festivali vardı Taksim Parkı'nda. Ben de ilginç şeyler toplamayı ihmal etmedim. Meğer ülkemizde bir zamanlar neler varmış neler.

Yanda kapağını gördüğünüz 1930lu 40lı yıllarda yayınlanan Ev-İş Dergisi buna bir örnek. Dergide "Sahibi ve Yazı işlerini fiilen idare eden Tahsin Demiray, Sekreteri: Kemalettin Tuğcu" yazıyor. Kemalettin Tuğcu yüzlerce romanın yanısıra dergicilikle de uğraşmış. Bu dergi de Türkiye'nin ilk kadın dergisi diye geçiyor.
Elimdeki 1947 Nisan sayısı. Dergide ağırlıklı olarak el işi örnekleri var. İşte böyle:

Tabii dergi sadece el işi örneklerinden ibaret değil ayrıca dikiş için kıyafet örnekleri de mevcut. Aşağıda hazır bu sezon oldukça retroyken ellerinizle dikebileceğiniz "muhtelif entariler" görülmektedir:) Resme tıklayıp açıklamaları okursanız "entarileri" nasıl dikeceğiniz konusunda fikir alabilirsiniz:) Eski yılların modasına uymak için bizzat o yılların dergilerinden fikir almak gibisi var mı?

Dergide sadece giyim kuşam el işleri yoktu ayrıca görgü kuralları ve ahlaklı bir bayan nasıl olunur türü yazılar da vardı.






Ama sanırım dergide gördüğüm en ilginç şey ev yapımı ilanıydı. Bildiğimiz ev. Dayalı döşeli ev. Ağırlıklı olarak el işlerine yer verilen bir kadın dergisinde ev planı ne arıyordu bilemem ama bence oldukça faydalı olmuş:) O devirde dergiyi alıp okuduktan sonra isteyen herkes istediği yere hemen evini yapıyordu demek ki. Ne güzel. Keşke Cosmopolitan'da da görsek bunu:(


Elime geçen ikinci dergi "Hollywood Dünyası" adlı dergi. 40lı yıllarda yayınlanmış. Adı üstünde Hollywood'dan son haberler vb. üzerine özel bir dergi. Herhalde sinemamız 50li 60lı yıllardaki altın dönemine henüz gelmemiş olacak ki sinemaya ilgi duyanlar daha ziyade Hollywood filmlerini takip ediyordu. Tıpkı 90lı yıllarda sinemamız bir durgunluk + bunalım entel film dönemine girdiğinde bizim de ağırlıklı olarak Demi Moore'lu Amerikan filmleri seyrettiğimiz gibi.
Dergide doğal olarak ABD film yıldızlarıyla ilgili güncel magazinel haberler vardı. Bir de tam sayfa portreler var, herhalde duvara asmak için. İnternetin olmadığı devirde 15 günde çıkan bu 30 sayfalık dergiden insanlar öğreneceklerini öğreniyorlardı.
Derginin sahip ve müdürü S. Süreyya Bükey. Künyede başka isim göremedim. Yazıları kim yazıyordu bilmiyorum.
Elimdeki 15 Ocak 1946 sayısı. İstiklâl Caddesi'nden yayın yapıyormuş.
Özellikle Esther Williams'la ilgili yazı dikkate değer. Aslında profesyonel yüzücü olan Esther Williams, sürekli yüzdüğü suda akrobatik hareketler yaptığı filmlerle popüler olmuştu. Yazıda, "Amerika'da Ester Williams'ın ismi "yirmi yıldıza bedel olan artist" diye çıkmıştır. Hakikaten Ester Williams'ın her tarafı meşhur bir yıldıza aynen benzemektedir." diye yazılıyor. Sonra "Bu yirmi yıldız da şunlardır" denilerek, "1) Dişleri aynen Jeannette Mc Donald. 2) Gözleri Ann Shirley 3) Burnu Rita Hayworth" diye yirmi yıldız madde madde alt alta teker teker sayılıyor. Kadıncağızın bacakları, çenesi, bakışları, beli, elleri her biri başka yıldızdan yani artistten amma velakin vücudu Vera Zorina'dan. Anlamadığım omuzları, göğüsleri, bacakları vb. her biri başka artisttense o zaman vücudu neden onlardan değil de bambaşka bir artisten oluyor???!!! Ayrıca Esther Williams'ın sesi, gülüşü ve "tabiatı" da başka başka artistlerden! Ama dergide ayrıca, "Bütün bunlardan başka Ester Williams için: - Başkalarına ait 20 güzelliği var. Fakat kendi şahsiyeti yok! denilemez. Zira bu güzel artist bu 20 güzellikle kendisine en kuvvetli şahsiyeti yapmıştır," diye yazılıyor. Böylece dergiyi alıp okuyan Esther Williams'ın gönlü alınmış oluyor neyse ki.


Bir de bütün bunların arasında 70li yıllardan bir dergi giriyor hayatıma. Hayatıma girmesi çok doğal çünkü derginin adı Hayat. Çocukluğumda da çıkan efsanevi dergi. Ses de bir başka efsanevi dergiydi. Sonra bu ikisi birlikte çıkmaya başladı diye hatırlıyorum. Zaten logoları da benzerdi. Elimdeki sayı 21 Aralık 1972 tarihli.
Derginin bir kısmı renkli bir kısmı renksiz. Ama moda yazıları ne hikmetse renksiz sayfalarda.

70li yıllardan birkaç elbise görmek ister misiniz? Malum 70lere de dönüş var bu sezon. "Moda âleminde kadınlara yaşlanmak yasak" başlığıyla veriliyor haber. Neyse ki kastettikleri genç bir tarzı olan kıyafetlermiş.

Bu arada yandaki resimdeki testi çözmeyi ihmal etmeyin. Testteki üç şekilden "başkalarına hissettiğiniz duyguları en iyi ifade eden" bir tanesini seçeceksiniz. Eğer A şeklini seçerseniz siz "bencil, mütecaviz ve rakiplerini alt etme konusunda amansız" birisiniz. Eğer B şeklini seçerseniz "başkalarına gerçekten çok anlayış gösteren, fedakâr ruhlu, toplum içinde yaşamaya lâyık" birisiniz, ama eğer C şeklini seçerseniz, içinize dönüksünüz, "yaşa ve yaşat" prensibine uymak isteyen birisiz.

Bir başka nostalji turunda görüşmek üzere:)

21 Ekim 2010 Perşembe

Ooooooooyyyyyyyyy!

Evet oy! Oy! Oy!  Gördüğünüz üzere oy diye sayıklıyorum. Ne bu oy diye sorarsanız, Trendus Blog Ödülleri'nden bahsedeceğim. Başta moda ve güzellik olmak üzere şehirli kadını ilgilendiren her konudan blog yarışıyor, okuyucuların beğenisine sunuluyor. Ben de hemen canım blogcuğumu dahil edeyim dedim:)
Blogcuğuma oy vermek için sağ sütundaki bannera ya da buraya tıklamanız yeterli. Haydi bekliyorum oylarınızı:) ♥Oylarınızı♥ ♥Oylarınızı♥

2011 İlkbahar Yaz sezonunda desenler, kumaşlar, tarzlar...

Evet, 2011 İlkbahar-Yaz modası dosyamız kapsamında moda haftalarının genel eğilimlerine değinmeye devam ediyorum...

Bu yaz için birçok koleksiyonda görülen bir diğer unsur da, dore, lame, metalik ışıltılar veren işlemelerdi. Birçok tasarımcı bunları sadece gece değil gündüz kıyafetlerinde de kullandı ve bizi yeterince pırıltılı bir yazın beklediği konusunda işaretleri sundu. Bu bağlamda David Koma zaten var ayrıca Anna Sui, Sonia Rykiel gibi başka tasarımcılar da birçok kadının rüyası elbiseler sundular. Artık sadece gece kıyafetlerinin değil gündüzlerin de vazgeçilmezi olmalı bu ışıltılar pırıltılar.... diyorum ben.



Tabii elbette bir kıyafete en çok zarafet katacak ve bayanların birçoğunun en sevdiği unsurlardan biri de dantel. Belki baştan aşağı sürekli dantel dantel dantel biraz kombinezon havası verebilir ama sıradan kıyafetlere ufak dokunuşlar halinde kullanarak bu trend etkili bir şekilde değerlendirilebilir. Tabii bu dediğimin bir istisnası var, o da bir Dolce & Gabbana şah eseri tabii ki. Ya da Oscar de la Renta ve Elise Overland oldukça başarılı, muhteşem alternatifler sunuyorlar. Evet genelde siyah, beyazdır ama altın danteller görmek de istiyor insanlar. Ya da Alberta Ferretti'ninki gibi değişik tonları denemek.
Sadece dantel değil, çeşitli tığ işi kumaşlar hatta makromeler de bu moda haftalarında görüldü, kısacası bu yazın modasından romantizm rüzgârları (ne mutlu ki) eksik olmayacak.


Bu kış sezonun leopar desenleri yazın da devam ediyor elbette, ama bu yaz (çok sık olmasa da) görülen bir önemli unsur da çeşitli hayvanların resimleri, illüstrasyonları. Byblos'un yılanlarının yanında, Miu Miu'nun kuğularını görüyoruz. Jean-Charles de Castelbajac filleri, Louis Vuitton zürafaları L.A.M.B kelebekleri derken isteyenlerin kıyafetleri hayvanat bahçesine dönebilir.
Tabii leopar ve yılan desenleri de bu yaz birçok kıyafetten eksik olmayacak. Gerek leopar gerekse yılan desenleri üstelik klasik renklerine de bağlı değil, Blumarine veya Francesco Scognamiglio eserlerinde gördüğümüz gibi morlu mavili tonlarda da karşımıza çıkabiliyorlar.



Tüyler, püsküller, birçok kez moda dünyasına girmiştir. bazen tamamen hakimdir bazen arada görünüp kaybolurlar. Tıpkı geçtiğimiz moda haftalarında olduğu gibi. Custo Barcelona yeterince geniş yer verdi, Zac Posen en görkemli parçalarına koydu, Christian Dior'sa aksesuar ayrıntıları olarak kullanmayı tercih etti. Ama tüy ve püskülleri sevenlere müjdeler olsun ki gelecek yaz bu zevklerinden mahrum kalmayacaklar.

Bu yaz pek çok tasarımcı ilham almak için rotasını Asya'ya çevirdi. Carolina Herrera Kore'ye, Philosophy için Alberta Ferretti ile Louis Vuitton için Marc Jacobs Çin'e, Haider Ackermann Japonya'ya, Kenzo için Antonio Marras ise Türkiye dahil Asya ile bağlantılı birçok ülkeye... Sonuç ortaya eşsiz folklorik, ama modern eserler çıktı. Sadece bir sezonluk değil, bir ömürlük şaheserler.


Tabii bu yaz bütün kıyafetler, romantik, etnik, bohem, dünyevi değil. İşin bir de dünya dışı boyutu var, belki genel trend değil ama varlığını kesinlikle hissettiriyor yeni girdiğimiz uzay çağına ait, bilim kurgu filmlerinden çıkmış gibi kıyafetler. Manish Arora'nın sıradışı detaylarını ve Bora Aksu'nun (aslında "karınca" esintili) formlarını, David Koma, Pedro Lourenço'nun ve Altuzarra'nın daha sade ama ancak bir UFO'nun içinde giyilecekmiş gibi duran eserlerini, gelecek yüzyılları sabırsızlıkla bekleyen herkes büyük ilgiyle karşılayacak. Bunları belki gündüz değil ama gece giyebilirsiniz. Ya da düzenlediğiniz New Age toplantısında komşu galakside yaşayan rehberinizin verdiği mesajları paylaşırken giyebilirsiniz. (:P)

2011 İlkbahar-Yaz desenleri binbir çeşit, binbir renk, göz alıcı

Moda haftalarında gelecek yazın trendleri söz konusu olduğunda en dikkat çekici unsurlardan biri de binbir çeşit, renk ve şekilde desenlerdi. Bu açıdan en zengin yazlardan birini (daha) yaşayacağımız kesin. Bu desenlerin bazıları iyi düzenlenmiş, güzel, büyüleyici, eşsiz bir sanat eseri formatındayken bazıları da ne bu köyden indim şehire dedirtti. Bu bir zevk ve renk meselesi tabii ama bu geniş yelpazede karşımıza sevebileceğimiz her tür desen çıkacaktır.

Özellikle küçük desenlerden oluşan kumaşlar çok gözdeydi ve birçok tasarımcı tarafından bolca kullanılmıştı. Bu küçük desenler herşeyden ama herşeyden oluşabiliyordu, çiçeklerden tutun da Marilyn Monroe'ya kadar. Minik kareler, oklar, soyut yaprak gibi şeyler, sert fırça darbeleri, çakıl taşları, hemen birçok objeden desenler oluşturuldu. Burada temel mesaj çokluk, bolluk, bereket, belli bir objenin defalarca tekrar tekrar sonsuz kez çoğalması, yayılması. Bu her zaman zevkli sonuçlar vermedi belki ama bazı kıyafetlerde oldukça zarif bir görünüm elde edilebildi.


Çiçek desenleri bu sezonun büyük gözdelerinden, birbirini kopyalayan küçük çiçeklerden, tek kullanılan zarif büyük çiçeklere kadar sınırsız bir yelpazede seçenek mevcut. Gül de olabilir, lale de, papatya da, artık hangisini daha çok beğeniyorsak. Louis Vuitton, Erdem, Oscar de la Renta, Carolina Herrera bu çiçekleri en güzel kullananlardan sadece birkaç örnek. Kesinlikle gelecek yazın en mutluluk veren trendlerinden.


Bu yazın en hoş unsurlarından biri de, çiçekler ve diğer desenler kadar sık rastlanmasa da meyve desenleriydi. Özellikle konuyla ilgili belli birkaç tasarımcı kıyafetlerine meyve lezzeti kattılar. Bir parçada kullanan da oldu koleksiyonda daha geniş yer veren de. Meyvelere belli bir sınır da konmadı. Prada tercihini muzdan yana kullandı, Betsey Johnson da rengarenk böğürtlenlerden. Aşaıda Stella McCartney'in çeşitli turunçgilleri nasıl bir ressam tablosu gibi aşkla kıyafetlerine işlediğini görüyoruz. Z Spoke neredeyse Cin Ali çizgi romanı formatında kullanmış ama böylesini de seven var. Meyveler yazın en büyük trendi olmayabilir ama kesinlikle eksik kalmayacak. Özellikle bu Wunderkind elbiseye yer açmak için gardrobdaki birçok parçadan vazgeçmeye fazlasıyla değer.

Birçok tasarımcı 2011 Yaz sezonu için desenlerde sıranın dışına iyice çıkmaktan yana tercihlerini kullandı. Bir ressamın tuvali rastgele fırçalaması hatta boya küplerini öylesine dökmesi... Bundan iyi "kumaş konusu" olur mu? Özellikle Michael Angel ve Malandrino koleksiyonları böyle birbirinden göz alıcı sanat eserleriyle doluydu. Topshop Unique ve Lela Rose'dan da çok zarif, çok hoş elbiseler gördük.


Kimine göre Kızılderili etkisi, kimine göre Anadolu etkisi. Ama kilim desenleri birden fazla kıtaya, oldukça geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Moda dünyasının da zaman zaman bundan etkilenmesi gayet doğal. Çok sık olmasa da özellikle New York'ta çok sık rastladım bu desenlere. Tracy Reese gibi tek parçayla yetinen de oldu, Vivienne Tam gibi ısrarlı kullanan da. Sonuçta bu desen ve şekil bolluğu içinde arada bir kilim baklavaları ve zigzagları da bize göz kırptı.

Çizgili kıyafetler bu sezonun bolluklarındandı, rastgelinme yüzdesi birçok trende nazaran biraz daha fazlaydı. Özellikle bu aşağıda gördüğünüz Moschino ve Prada kıyafetlerde, genişleyen etekleri enine çizgilerle bütünleştirme fikri, daha gösterişli bir havanın ortaya çıkmasına neden oldu. Tabii çizgiler sadece enine değil, Vivienne Westwood'un bu harika elbisesinde olduğu gibi boyuna da olabilir. Ne de olsa enine çizgiler daha tombul, boyuna çizgiler daha uzun ince gösterirmiş. Ama bu trendin bazı parçalarını insan 100 kilo gözükme pahasına da olsa giymek istiyor.

Pötikare ve ekose de çeşitli koleksiyonlarda sık rastlanan unsurlardı, L.A.M.B, Versus ve özellikle D&G bu deseni en zarif bir şekilde kullanan oldular. Her boy, her renk serbest bu trendde. Tek lazım olan bir piknik havasını gardrobda estirme isteği. Baştan aşağı ekose giymek biraz fazla gelirse, sade parçalara renk katacak bir aksesuar olarak kullanmak, sadece bir etek veya bluz olarak değerlendirmek harika bir sonuç verecektir. Ne zaman vermedi ki zaten.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...