22 Haziran 2010 Salı

Efes Pilsen One Love Festivali'ne gittim, Hayati'lerle röportaj yaptım

Dolmuşla Beşiktaş’tan Taksim’e geldiğimde AKM’nin önünde servis arabasının hazır beklediğini öğrenince çok sevindim böylece Efes Pilsen One Love Festivali’ne hiç beklemeden gidebilecektim. Bunu dilimize Bir Tek Aşk Festivali olarak çevirebiliriz sanırım. Çevirebilir miyiz? Yok, beni bir daha Çeviri Derneği’nin kapısından içeri sokmayabilirler. Neyse, bu sene dokuzuncusu yapılan, her senesi birbirinden güzel geçen festival Santralistanbul’daydı. Daha kapıda bir elime rüzgâr gülü, bir elime cart sarı çiçekli gözlük tutuşturulunca aradığım gezegene geldiğimi hemen anladım. Sonradan bu nesnelere balonlar, yelpazeler, mini bateriler vb. de eklendi. Nitekim lunapark, karnaval, plaj, bar ve çiçek bahçesi karışımı bir yerde güzel bir gün geçirmeye programlanmıştım. Bir gün dedim çünkü festivale sadece Pazar günü gidebildim. Dolayısıyla Groove Armada, Fischerspooner, The Whitest Boy Alive gibi isimleri de bir güzel kaçırmış bulunuyorum. Aferin bana.

Bu sefer The Revolters, İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions/Erik Truffaz, Wild Beasts ve Sophie Ellis-Bextor kaçırmamayı başardığım isimler oldu. The Ting Tings’e kalamadım. (Yine aferin bana)




Festival böyle ağaçlı çiçekli şirin bir ortamdaydı

Sahne ve performanslar

The Revolters, sahnedeyken hatırı sayılır miktardaki fan kitlesi parçalarını ezbere söylüyordu. Tabii fan kitlesi olan her grubu ezbere bileceğim diye bir kaide yok. The Revolters’a da fazla aşina değildim sadece ismen biliyordum, ilk defa bu festivalde tam olarak seyrettim ve beğendim. Onlar da tarzlarıyla, parçalarıyla İngiltere’yi ülkemize getiren gruplardan. Zaten bir albümlerini İngiltere’de kaydetmişler. Yakından takip edilmeli bence.



The Revolters

İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions/Erik Truffaz, benim yemek yediğim bir ana denk geldi. Tam yemeği bitirip şunları yakından göreyim diyecekken, bir yağmurun çiselemeden sağanağa kademeli olarak dönüşümüne tanık oldum. Bir anda ortalık karıştı. Daha yarım saat önce sıcaktan bunalırken, birden tepemizden aşağı sanki kovalarca su dökülmeye başladı. İnsanlar panikle kaçışırken, elbette gölgelik yerlere sığınmaya başladılar ve benim sakin sakin yemek yediğim yer, bir anda bir belediye otobüsü ambiyansı kazandı. Sağımda solumda önümde arkamda beliren insan ordusu hayal kırıklığı ve umut karşımı yansıtan gözlerle yağmuru seyrederken İstanbul Sessions/Erik Truffaz sadece bir fon müziği olmuştu. Tabii yağmura aldırmayan seyirciler de vardı her zamanki gibi yere oturarak seyrettiler. Üzerilerine yağmurluk niyetine çöp torbası geçirip gezenler de cesur azınlıktı. Konserin son bir iki dakikasına yetişebildim, daha grubun seyirciyi selamlaması aşamasında fondan müzik çalmaya başlaması dikkatimi çekti. Onların sahneden ayrılmaları beklenebilirdi. Festivale ayrı bir renk katmışlardı, performanslarını izleyebildiğim kadarıyla çok beğendim.

Wild Beasts, fanları olmasam da görmeyi beklediğim isimlerdendi. Her ne kadar vokal faktöründen dolayı uzun süre dinleyemesem de müzikal altyapılarını çok nitelikli ve gerçeküstü buluyordum bu nedenle onları seyretmek istiyordum. Festival boyunca alana hakim olan pozitif enerjiyi en iyi yansıtan gruplardan biri olan Wild Beasts, oldukça popüler bir grup. Dolayısıyla en doğru seçimlerden biriydi. Müzikleri insanda mütemadiyen bir beyaz bulutların üzerinde uçma hissi uyandırıyor. Şarkı sözleri uygun olsun olmasın. Laz müteahhitlerin oğullarını andıran görünüşlerini bilmesem, dinlerken gözümün önünde tarlalar içinde Antik Roma kıyafetli, zeytin dalı taçlı arp çalan tipler gelecek. Böyle bir enerji veriyorlar. Sırada Sophie Ellis Bextor vardı. Kendisini uzuuun yıllar önce Murder On The Dance Floor, Get Over You gibi parçalarıyla tanımıştım ve hemen akabinde bir civcive benzetmiştim. Dalga geçmiyorum. Bu iyi bir şey. Onda bir Tweety zarafeti var demektir bu. Kaliteli parçalar, duru bir ses ve güzellikle birleşince birçok kişi Sophie Ellis Bextor’a aşık oluyor. Pop prensesi, sahneye tam İngiliz zevki diyebileceğim kısa puantiyeli bir elbiseyle çıktı. Danslarıyla sıcakkanlılığıyla performansıyla gerçekten göz doldurdu. Ben de kendisini seyretmekten çok mutlu oldum.



Sophie-Ellis Bextor. Görselin kalitesi için kusura bakmayın:( Bunu çeker çekmez piller bitti zaten:(


Yukarıda da yazdığım gibi The Ting Tings’e kalamadım. Dönmem gerekiyordu. Santralistanbul’dan ayrılınca, bir sürü adam etrafıma toplanıp festivale girebilmeleri için kolumdaki bilekliği kendilerine ödünç vermemi istedi. Böylece her zamanki gezegene döndüğümü anladım. Kendimi bunlardan kurtarmak da kolay olmadı iki yüz metre kadar yürüyüp oradan hiç planımda olmadığı halde Şişli minibüsüne bindim. Binmedim, minibüsün içine balıklama atladım.

Elbette festival benim için sadece konser seyretmekten ibaret olmadı.

Top çevirmeyi öğrendim, kurdeleli şeylerden çevirmek istedim ama sıra gelmedi, dağ gibi şeye tırmanacaktım ama ayakkabım müsait değildi, Vodafone balonlarından iki tane aldım, birini elimden kaçırdım birine de dilek yazıp havaya bıraktım, biralar içtim, bir ara Club 14.1’de “24 Hour Party People”a bakayım dedim ama o sıcakta, dışarısı eğlence kaynarken ufacık kapalı penceresiz bir salonda film izlemenin hiç de iyi bir fikir olmadığına kanat getirdim. Zaten oraya herkesin film izlemeye geleceğini sanmıyordum dolayısıyla dışarı çıktım.



Benim gibi binlerce kişi bu davullardan çaldı




Ve binlerce kişi de bu balonlara dileklerini yazıp havaya uçurdu

Bir de tabii tipik bir bayan olarak gelip geçenin kıyafetlerine baktım. Sanki bütün İngiltere buraya göç etmişti. Sade ama özel bir şıklık içindeydi birçok insan. Birçok kişinin kendine özgü bir tarz yaratıp başarıyla uyguladığını gördüm bu fikirler neden benim aklıma gelmedi dedim. Ben her zamanki pantolonum, her zamanki tişörtüm, her zamanki saçımla gelmiştim. İngiliz değil Fransız-İspanyol şıklığı içerisindeydim. Çok aykırı kaçmadım neyse ki. Elbette herkes festivale uygun olarak kısa şortlar mini elbiseler vb. giymişti ama Romalı sandaletlerinin de acı verici bir biçimde yaygınlaştığına tanık oldum. Evet çok rahatlar ama estetik? Bilmiyorum. Belki moda olan birçok şeyde olduğu gibi bu konuda da fikrim değişir, herkeste var bende de olsun psikolojisine girip bir tane edinebilirim. Olmayacak şey değil bir alışveriş canavarına böyle dönüşülüyor.



Binlerce kişi etkinliklerle eğlendi

Sanırım bir festivalin kalitesinin ölçütlerinden biri yalnız gelenleri de eğlendirebilmesi olmalı. Çünkü ben bu sefer (birçok farklı müzik türünün dinleyicisi arkadaşlarım olmasına rağmen çıkan gruplara enterese olan kimseyi tanımadığımdan ve İstanbul'daki neredeyse her organizasyonda bir tanıdığa rastlayabilecekken burada rastlamadığımdan) yalnızdım ve hayatımda ikinci kez bir festivali yalnız geçirdim. Ama gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar şarkısını söyletmedi bana bu etkinlikler. 18lik gençler arasında bunalıma sokmadı. Bir an bile sıkılmadım. Etrafa bakmak bile yeterliydi aslında. Bu açıdan Efes Pilsen One Love iyi bir festivaldi.

Ve karşınızda özel Hayati röportajı (Türkiye'de ilk..değil mi?)


Elbette festivali sadece seyretmekle kalmadım. Bir blogger olduğum gerçeği, günün her saniyesinde olduğu gibi gene aklımdaydı. Bu yüzden röportaj da yapmayı ihmal etmedim. Kimlerle mi? Tabii ki Hayati’lerle. Hayati kim diye soracaklarınız olacaktır bu nedenle konuyu kısaca özetlemem gerekiyor: Efes Pilsen One Love Festivali’nde bu sene oldukça dikkat çekici bir uygulama getirilmişti. Buna göre festivalde yer alan çeşitli etkinliklerde başarılı olan gençlerin her birine birer “Hayati” tahsis edilecekti. Bu Hayatiler onların her hizmetine koşacaktı. Mesela tuvalette onlar için sıra bekleyecek, konserde sahneyi göremiyorsa onları omuzlarına alacak, onlara güneş kremi, ıslak mendil, serinletici su spreyi ve çimlere oturmak için küçük kilim vereceklerdi. Kıyametler koptu. Resmen kıyametler koptu. Hem birçok köşe yazarı, hem de izleyiciler tepki gösterdi. Sonra yetkililer, sıra beklemek, omuza almak gibi uygulamaları kaldırdılar. Benim de bu sırada kafamda şimşekler çaktı. Bu Hayatilerin gözünden duruma bakayım dedim. Festival zamanı onlarla röportaj yapmaya karar verdim. Bunun benden başka kimsenin aklına gelmeyeceğini düşünmüştüm, bir ilki gerçekleştirmenin keyfiyle uçmak istiyordum.
Hayatileri ilk gördüğümde oldukça şaşırdım. Çünkü hangi akla hizmettir bilemem ama Hayati meselesini ilk duyduğumda gözümde en az 1.90 boyunda, Osmanlı pehlivanları gibi pala bıyıklı, Sumo güreşçileri gibi iri yarı, Hulusi Kentmen bakışlı kişiler canlanmıştı. Böyle birileriyle karşılaşmayı beklerken maksimum 21-22 yaşında gösteren, normal kilo ve boyda gençler gördüm. Röportaj yapma konusundaki çekingenliğim hemen kayboldu tabii. Gözüme kestirdiğim iki Hayati’ye yanaştım. Ses kayıt cihazı niyetine cep telefonumu çıkardım ve adlarının Başar ve Batıkan olduğunu öğrendiğim gençlerle röportaja başladım:

Soru: Evet, şimdi bu Hayati konusu biliyorsunuz basında çok büyük ilgi çekti. Özellikle tepkiler oldu, mesela bu köleliktir gibi bir şeyler diyenler oldu, olumlu tepki gösteren, savunan da oldu. Siz bu konuda birer Hayati olarak ne düşünüyorsunuz?

- Ya şimdi uygulamalarda olan problemlerin sebebi, yani kölelik gibi söylentilerin çıkmasının sebebi, yurtdışında olan benzer uygulamalar. Yurtdışında bizim Hayati konseptini uygulayan festivaller var yani, omuza birini alma, yerine kuyruğa sokma gibi uygulamaları VIP üyelerine yurtdışındaki festivallerde yapıyorlar. Bizde Efes Pilsen bunu başta düşündü, tam olarak değil ama buna benzer bir şey yapmaya çalışacaklardı. Ama olmadı işte tepkiler vesaire..

- Oradaki tepkiyle buradaki tepki aynı olmuyor insanların bakış açısı farklı olduğu için böyle bir olayı kölelik olarak görebiliyorlar, ama bu sene böyle bir uygulamamız yok, insanlara yardım edebileceğimiz çantamızda eşyalarımız var, insanlara yardım ediyoruz, onların ufak ihtiyaçlarını, detaylarını karşılıyoruz,

- Güneş kremi, dezenfektan, diş ipi, peçete gibi ufak ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir şeyimiz var, çantamızda bunları taşıyoruz, insanlara elimizden geldiğince yardım etmeye çalışıyoruz,
Soru: Özellikle belli yarışmaları kazananlar için değil mi?

- Bir yarışma grubu var, yarışmalardan bir kupon kazanıyorsunuz veya Hayatı Doldur konsepti var, ona üye oluyorsunuz ve sarı bileklik kazanıyorsunuz bilekliği göstererek bizden dilediğiniz kadar, her türlü ihtiyacınızı karşılayabiliyorsunuz.
Soru: Festival boyunca insanların size gösterdikleri ilgi nasıl özellikle, Hayati tişörtünü görünce hayatımı kurtar diyenler filan var mı? (Ben…. Ve esprilerim….)

- Ya oldu tabii ki sarhoşlarla filan uğraşmak zorunda kaldık ama hiçbir zaman rahatsız edici değildi yani. Eğlenceliydi.

- Eğlenceli. İnsanları mutlu ettiğimiz için de mutluyuz.

- Evet yani bir problem yok, neden olduğunu anlayamadım kendi adıma.


Soru: Peki Hayati olmak sizce nasıl bir duygu?


- Aslında bizce esprili bir şey yani, hayatı dolduruyoruz kampanyası kapsamında yardımcı oluyoruz, bence gayet güzel.

- Ufak şeylerden mutlu edebiliyorsunuz insanları ve siz de mutlu olabiliyorsunuz. İnsanları çok ufak şeyler bile mutlu edebiliyor, bunu görünce mutlu oluyorsunuz.

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...