MODA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MODA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ağustos 2010 Pazar
Ayakkabı dudağa sürülmez...değil mi?
Şimdi bu ayakkabıyı gören diyebilir ki “Günümüzde hep telefonla konuşulabilen, hem internete girilebilen, hem de müzik dinlenip film seyredilen cep telefonları var. Günümüzde saçı hem düzleştiren hem de kıvırtan çok işlevli aletler var. Günümüzde hem faks gönderip, hem fotokopi çeken, hem belge tarayıp hem de yazdıran makineler var. O zaman günümüzde neden aynı zamanda ruj olarak da kullanılabilen ayakkabılar bulunmasın?” Ama kazın ayağı öyle değil tabii. (Aman bizim deyimlerimize de bakın) Alberto Guardini’nin bu tasarımındaki rujlar dudağa sürülemiyor. Herhalde dudağa sürülebilmesini bekleyen kimse yoktur zaten. Geniş bir yaratıcılık yelpazesinde başka bir yaprak sadece bu. Sıradan siyah bir ayakkabıyı süsleyen fırça dokunuşu kabilinden bir hoşluk, bir ayrıntı. Bir küçük ilginçlik. Öyle ki bunları giymek cesaret de istemiyor aslında. Sadece farklı bir ruh istiyor, sıranın dışına doğru bir adım atarak varlığını bir nebze belli etmek arzusu istiyor. Rujların renkleri –belki de kıyafetin, çantanın rengine uydurmak amacıyla- istenildiği gibi değişebiliyor. Diyelim ki fettan kızlara kırmızısı, cici kızlara sarısı. Bakalım daha neler göreceğiz?
Etiketler:
alberto guardini,
MODA
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Alexander McQueen, Lady Gaga ve sanatın altın ışıkları
Bazı renkler vardır ki birleştiği zaman insana farklı çağrışımlar uyandırır, özel hikayesini yazar. Altın ve kırmızı, bu renklerden ikisidir. Altın… Asaletin, zenginliğin, güneş pırıltısının, krallığın rengi. Kırmızı… Aşkın, tutkunun, savaşın, enerjinin rengi. Bu iki renk bir arada bulununca insan kendisini krallıklar arasında savaşların eksik olmadığı Batı Ortaçağı’nın o kendine has dünyasıyla karşı karşıya buluyor. O döneme ait resimlerde, el yazması kitapların süslemelerinde, duvar örtülerinde bu iki rengin bir arada kullanıldığına çok şahit oluyoruz. Çoğunun ismi günümüze kalmamış bu sanatçılar, o dönemin sıkıntılı ortamından çıkışı, hareketi, bereketi, altınları, parıltıları çağrıştıran renklerle eserler vermekte buluyordu belki de. O yüzyıllarda, yine bu renklerin bolca kullanıldığı, insanın beş duyusunu ve sevgiyi, arzuyu simgeleyen, dönemin modasına uygun olarak arka planını binlerce çiçeğin süslediği
Etiketler:
alexander mc queen,
lady gaga,
MODA,
vanity fair
İstanbul Fashion Week'e doğru geri sayım devam ediyor
İTKİB tarafından düzenlenen İstanbul Fashion Week'e haftalar değil günler kaldı. 25-28 Ağustos'da yapılacağını artık modayla ilgilenip de bilmeyenin kalmadığı:) IFW'te daha önce de Meg Ryan gibi ünlü konuklar ağırlanmıştı. Bu yıl ise Alessandra Ambrosio dikkat çekiyor. Ambrosio, Koton defilesinde yer alırken, Atıl Kutoğlu da defilesi için Alexandra Richards'ı konuk edecek. Patti Hansen ve Keith Richards’ın (bkz: The Rolling Stones) kızları olan Alexandra Richards, ayrıca 24 Ağustos'da saat 20:00'den itibaren yapılacak Koza Genç Moda Tasarımcıları Yarışması’nda da yer alacak. Yarışmadaki diğer ünlü konuklar, tenis yıldızı, model, Enrique Iglesias'la birlikte birçok insanı kıskançlıktan çatlatan Rus güzellik Anna Kournikova ve “Sex and The City” için hazırladığı kostümlerle birçok prestijli moda ödülünün sahibi olan ünlü stilist Patricia Field. Gizia defilesinde, Charlotte Di Calypso, Yulia Karlapanova, Jennifer Messelier, Elena Lazic, Sasha Melnychuk gibi dünyaca ünlü top modelleri seyredebileceğiz.
Anna Kournikova, Alexandra Richards, Alessandra Ambrosio, Charlotte Di Calypso
IFW'te ünlü konuklar modellerle, sanatçılarla sınırlı kalmıyor elbette. Elle Online'ın haberine göre dünyaca ünlü 3 blogger da aramızda olacak. Özellikle erkek modası üzerine sıradışı postlarıyla geniş bir okuyucu kitlesi kazanan Pascal Grob, etnik güzelliği ve şıklığıyla oldukça popüler olan "Style Bubble" Susie Bubble ve sokak modasını yakından takip edenlerin bookmarklarından eksik etmediği (şu basın klişelerini kullanmaktan ne zaman vazgeçeceğim?) "Facehunter" Yvan Rodic, İstanbul Fashion Week kapsamında bizlerle birlikte olacaklar. Rodic'in çalışmalarını topladığı Facehunter kitabının imza günü de IFW kapsamına gerçekleştirilecek.
Elle yazmasa da:P tabii ben de orada bulunup size gelişmeleri sıcağı sıcağına bildireceğim. Elbette ülkemizin severek okuduğumuz birçok moda bloggerını da orada görebileceğiz.
Kamuyohunun "ikoncan" olarak tanıdığı, bizimse sıradışı bir çizgide kaliteli bir içerikle dopdolu blogunu sürekli takip ettiğimiz Deniz Berdan'ın IFW kapsamında modaseverlere (başka bir kelime bulmalıyım bu da basın klişesi) bir sürprizi olacakmış. Fikirlerini ve tasarımlarını hayata geçirmekte yardımcı olan süper bir ekiple çalıştığını söyleyen Berdan, oldukça özel eserleri izleyicilerle buluşturacak.
Defileler İTÜ Taşkışla kampüsünde yapılacak. Bahar Korçan Ekspozisyonu İstanbul Radyo Evi, Özlem Süer Ekspozisyonu ise Kızkulesi’nde gerçekleşecek.
Anna Kournikova, Alexandra Richards, Alessandra Ambrosio, Charlotte Di Calypso
IFW'te ünlü konuklar modellerle, sanatçılarla sınırlı kalmıyor elbette. Elle Online'ın haberine göre dünyaca ünlü 3 blogger da aramızda olacak. Özellikle erkek modası üzerine sıradışı postlarıyla geniş bir okuyucu kitlesi kazanan Pascal Grob, etnik güzelliği ve şıklığıyla oldukça popüler olan "Style Bubble" Susie Bubble ve sokak modasını yakından takip edenlerin bookmarklarından eksik etmediği (şu basın klişelerini kullanmaktan ne zaman vazgeçeceğim?) "Facehunter" Yvan Rodic, İstanbul Fashion Week kapsamında bizlerle birlikte olacaklar. Rodic'in çalışmalarını topladığı Facehunter kitabının imza günü de IFW kapsamına gerçekleştirilecek.
Elle yazmasa da:P tabii ben de orada bulunup size gelişmeleri sıcağı sıcağına bildireceğim. Elbette ülkemizin severek okuduğumuz birçok moda bloggerını da orada görebileceğiz.
Kamuyohunun "ikoncan" olarak tanıdığı, bizimse sıradışı bir çizgide kaliteli bir içerikle dopdolu blogunu sürekli takip ettiğimiz Deniz Berdan'ın IFW kapsamında modaseverlere (başka bir kelime bulmalıyım bu da basın klişesi) bir sürprizi olacakmış. Fikirlerini ve tasarımlarını hayata geçirmekte yardımcı olan süper bir ekiple çalıştığını söyleyen Berdan, oldukça özel eserleri izleyicilerle buluşturacak.
Ayrıca İTÜ Taşkışla kampüsünde IFW ile paralel olarak yine İTKİB tarafından düzenlenen CPI var.Yani Collection Premiere İstanbul. Ülkemizin ve dünyamızın önde gelen tasarımcıların standlar halinde koleksiyonlarını sergileyeceği etkinlik 26-28 Ağustos tarihleri arasında yer alacak.
Ayrıca Vogue Türkiye dergisi ve Moda Tasarımcıları Derneği IFW'in 2. günü 26 Ağustos'ta Pera Palace Oteli'nde özel bir İstanbul Fashion Week partisine ev sahipliği yapacak.
Bu 4 gün İstanbul'da sanırım yine modadan başka bir şey konuşulmayacak. IFW'in ana sayfasındaki flash intro durumu özetliyor aslında. IFW'e bir hafta kala herkes sokakta normal giyiniyor, IFW zamanı herkes defilelerden çıkmış gibi:) Ben şimdiden neler giyeceğimi gece gündüz düşünmeye başladım, hâlâ da bir karar verebilmiş değilim. Dünyanın en iyi giyinenlerinden biri değilim üstelik 38 bedenim ve böyle giderse yakında 40 olabilirim ama yine de bir şekilde bu şıklık konusunun altından kalkacağıma inanıyorum:) IFW için herkes gibi ben de büyük heyecan içindeyim.
Ayrıntılı bilgi: http://www.ifw2010.com/
Defile programı için sağdaki resme tıklayın.
Ayrıntılı bilgi: http://www.ifw2010.com/
Defile programı için sağdaki resme tıklayın.
Etiketler:
istanbul fashion week,
MODA
15 Ağustos 2010 Pazar
PANTONE 2010 Sonbahar renk trendleri
PANTONE önümüzdeki sonbahar-kış sezonu için yine harika renklere imza attı. Hindiba, Altın Parıltısı, Canlı Mercan, Ruj Kırmızısı, Mor Orkide, Yermantarı, Göl, Orman Asması (bir tür hanımeli), İstiridye Grisi, Pudra Pembesi. Peter Som, Tibi, Shaun Kearney (Cynthia Steffe), Nanette Lepore, Tia Cipani (Ports1961), Tracy Reese, Lela Rose, Tadashi Shoji, Rachel Roy, Erin Fetherston, Kimora Lee Simmons (Baby Phat), Victoria Bartlett (VPL), Elie Tahari, Tommy Hilfiger, Rebecca Taylor, Nary Manivong, Catherine Malandrino, Adrienne Vittadini, Thuy Diep (Thuy), Dennis Basso, Yigal Azrouel, Ella Moss, David Rodriguez, Wichy Hassan (Miss Sixty), Christophe Lemaire (Lacoste), Betsey Johnson (evet...aynen öyle...üşenmeyip hepsini teker teker yazıyorum) bu renklerle hazırladıkları tasarımlarla Pantone katalogunda yer aldılar.
Bu renkler sadece tek başına değil, bir arada da çok güzel ve uyumlu görünüyorlar. Herhangi birkaç tanesini rastgele seçip harika kombinler yapabiliyoruz. Alışveriş yaparken bu renkleri de göz önünde bulundurmakta fayda var.
Ayrıntılı bilgi için: www.pantone.com
Bu tasarımların âlâsını büyük büyük görebileceğiniz tanıtım kataloğu için: http://www.pantone.com/downloads/articles/pdfs/PANTONE_Fashion_Color_Report_Fall_2010.pdf
Görseller: Ellerimle hazırladım:)
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Şimdi biz yeniden hayvan mı oluyoruz yani?
Bu sezonun en önemli trendlerinden biri de hayvan desenli kıyafetler. Aslında sık aralıklarla gelip giden bir trend bu. Leoparlı zebralı bir şey alındığında gardrobunuzda yıllarca kalabilir. Ne de olsa milyon kez yeniden moda oluyor.
Şimdi yine hayvana benzeyeceğiz:) Ne de olsa modanın en büyük ilham kaynaklarından biridir hayvanlar. Küçüklü büyüklü sevimli dostlarımız. Kucağımıza alıp sevebildiklerimiz var, kucağımıza alıp sevemediklerimiz var. Ama moda sektörü de nedense hep kucağımıza alıp sevemediklerimize yoğunlaşıyor, ya leopar deseni, ya zebra deseni. Şöyle babalar gibi bir kelebek deseni oturtsalar ya üzerimize, üstelik sınırsız sayıda seçenek var var kelebek söz konusu olduğunda. Leopar gibi sarı siyah sarı siyah sarı siyah değil yani. Ya da tavuskuşu kuyruklarının desenlerinden elbiseler yapsak şöyle mavili yeşilli. Ya da güvercinlerin boynundaki morlar yeşiller trend olsa. Neyse.
Bu kış için Roberto Cavalli, Emanuel Ungaro, Gucci, Dolce & Gabbana, Moschino, Etro, Mulberry, Dries Van Noten derken hayvan desenlerini koleksiyonlarına koymayan kalmadı.
Elbette hayvan desenleriyle birlikte kürk de moda. Birçok tasarımcı koleksiyonlarında bu sene de kürk detaylara yer verdi. Yine de sahtesinden şaşmayalım diyorum.
Hayvan desenleri riskli bir trend. Yakışacak derken üzerimizde ummadık sonuçlar verebilir. Yanlış bir kesim yapıldığında bizi daha şişman bile gösterebilir. Bu nedenle herkes cesaret edemiyor. Ama "kötü kıyafet yoktur yanlış kombin vardır" mottosunu baz alabilir, bunu doğru parçalarla bütünleştirerek kullanmaya özen gösterebiliriz. Çok vahşi ve ateşli görünmekten çekinirseniz bu desenleri küçük aksesuarlarla üzerinizde taşıyabilirsiniz.Yani klişe olacak ama diyorlar ya, simsiyah ya da kapkahverengi takımı leopar, zebra, yılan desenli çantalarla kullandığınızda görünüşünüz tekdüzelikten çıkacak, bir canlılık, bir enerji aurasıyla donanacaksınız, vahşi bir dünyaya vahşi bir çanta gider vesaire. Olay bu.
Cesurlar desenleri istedikleri gibi kullanabilir ama cesur olmayıp bu desenleri isteyenler yumuşak hatlarla kullanarak ormansıllığın (!?) dozajını azaltabilir, daha olgun ve gündüzlerin (de) insanı bir görünüm elde edebilir. Leopar deseni yüksek topuklu bir ayakkabıda başka şeyler söyler, babetlerde ayrı telden çalar.
Hayvan desenli bir mini elbise başka bir mesaj verir, hayvan desenli bir pantolon başka mesaj. Örnekler uzatılabilir.
Moda sektörüne ilham veren vahşi hayvanlarımızı bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyoruz:)
Şimdi yine hayvana benzeyeceğiz:) Ne de olsa modanın en büyük ilham kaynaklarından biridir hayvanlar. Küçüklü büyüklü sevimli dostlarımız. Kucağımıza alıp sevebildiklerimiz var, kucağımıza alıp sevemediklerimiz var. Ama moda sektörü de nedense hep kucağımıza alıp sevemediklerimize yoğunlaşıyor, ya leopar deseni, ya zebra deseni. Şöyle babalar gibi bir kelebek deseni oturtsalar ya üzerimize, üstelik sınırsız sayıda seçenek var var kelebek söz konusu olduğunda. Leopar gibi sarı siyah sarı siyah sarı siyah değil yani. Ya da tavuskuşu kuyruklarının desenlerinden elbiseler yapsak şöyle mavili yeşilli. Ya da güvercinlerin boynundaki morlar yeşiller trend olsa. Neyse.
Bu kış için Roberto Cavalli, Emanuel Ungaro, Gucci, Dolce & Gabbana, Moschino, Etro, Mulberry, Dries Van Noten derken hayvan desenlerini koleksiyonlarına koymayan kalmadı.
Elbette hayvan desenleriyle birlikte kürk de moda. Birçok tasarımcı koleksiyonlarında bu sene de kürk detaylara yer verdi. Yine de sahtesinden şaşmayalım diyorum.
Hayvan desenleri riskli bir trend. Yakışacak derken üzerimizde ummadık sonuçlar verebilir. Yanlış bir kesim yapıldığında bizi daha şişman bile gösterebilir. Bu nedenle herkes cesaret edemiyor. Ama "kötü kıyafet yoktur yanlış kombin vardır" mottosunu baz alabilir, bunu doğru parçalarla bütünleştirerek kullanmaya özen gösterebiliriz. Çok vahşi ve ateşli görünmekten çekinirseniz bu desenleri küçük aksesuarlarla üzerinizde taşıyabilirsiniz.Yani klişe olacak ama diyorlar ya, simsiyah ya da kapkahverengi takımı leopar, zebra, yılan desenli çantalarla kullandığınızda görünüşünüz tekdüzelikten çıkacak, bir canlılık, bir enerji aurasıyla donanacaksınız, vahşi bir dünyaya vahşi bir çanta gider vesaire. Olay bu.
Cesurlar desenleri istedikleri gibi kullanabilir ama cesur olmayıp bu desenleri isteyenler yumuşak hatlarla kullanarak ormansıllığın (!?) dozajını azaltabilir, daha olgun ve gündüzlerin (de) insanı bir görünüm elde edebilir. Leopar deseni yüksek topuklu bir ayakkabıda başka şeyler söyler, babetlerde ayrı telden çalar.
Hayvan desenli bir mini elbise başka bir mesaj verir, hayvan desenli bir pantolon başka mesaj. Örnekler uzatılabilir.
Moda sektörüne ilham veren vahşi hayvanlarımızı bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyoruz:)
Etiketler:
blumarine,
DOLCE GABBANA,
emanuel ungaro,
etro,
MODA,
roberto cavalli
♥ ♥ ♥!
Beyoncé'nin House of Dereon'un 2010-2011 kış sezonu koleksiyonu için hazırladığı yeni reklam çekimleri, yine gerçek bir Beyoncé Experience olmuş. 60ların kapak kızlarıyla geleceğin motosikletli kızlarının birleşimi birini oynadığı bu çekimde Queen Bee yine unutulmaz karelere imza atmış. Tek kelimeyle muhteşem olmuş. Binlerce "Beysus stan" bu dövmeleri yaptırmaya çalışacak. Belki de gerçeğini:)


50ler kızı olma fırsatı doğdu. Gün doğdu.
Modayla ilgili ilk izlenimlerim 80lerle ilgili. Çocukken dönemin kıyafetlerine bakıp sonra eski filmlerdeki (diyelim 50lerin müzikalleri, 60ların 70lerin Yeşilçam filmleri vb.) kıyafetlerle karşılaştırınca neden şimdi kıyafetler çok komik eskiden insanlar ne güzel giyiniyormuş diye düşünüp üzülürdüm. 90lı yıllarda 70ler döndü hem de bıktıracak kadar. İspanyol paçayı da giydik, saçları Ali MacGraw gibi de yaptık, abuk çiçekli gömlekleri de üstümüze giydik. Hatta ikinci el kıyafet satan dükkanları bile araştırıp resmen o yıllardan kalan kıyafetler aldık. Annemin 73-74 yılında Londra'dan filan aldığı eski kıyafetler de çok işime yaradı. (70leri uzatmadan ayrı bir yazıya alalım, konumuz 50ler:)) 1997-1998 kış sezonundan beri 80li yılların modası da arada bir dönüyor ama çok kötü kısımlarını pek göremiyoruz. Vatkalı ceketler bile daha estetik artık.
Şimdi önümüzdeki kış 50li yılların modası geri geliyormuş. Nasıl uçmayalım ki mutluluktan. Bayılırım 50lere. Kıyafetlerine. Uçuşan eteklerine. Saç modellerine. Dönemin kadınlarının yürüyüşlerine, oturup kalkmalarına. Zarafetlerine.O eski müzikallerin havasını üzerimizde yakalamak sanırım muhteşem bir şey olacak. Belki Rita Hayworth'ün Salome yedi tül dansını Kamondo merdivenlerinde yapacak değiliz ama kendimize hemen başka bir müzikal seçebiliriz.
Marc Jacobs'ın Louis Vuitton için hazırladığı koleksiyon aylar önce Paris Moda Haftası kapsamında Louvre'da modaseverlerin beğenisine sunulduğunda herkes 50leri sevinçle karşılamaya başlamıştı bile. Defile için seçilen müzik Brigitte Bardot'nun ölümsüz filmi "Et Dieu...créa la femme"dan alınmıştı. Koleksiyonda kloş etekler, zarif ve kadınsı çizgilerle bütünleşiyordu.
Louis Vuitton'un defilesinde Bar Refaeli, Elle Macpherson, Karolina Kurkova, Catherine McNeil, Adriana Lima, Letitia Casta gibi isimler boy göstermişti.
Louis Vuitton kadar bariz bir şekilde olmasa da Oscar de la Renta, Lanvin, Chloé, Nina Ricci, Dries Van Noten, Fendi, Prada gibi birçok moda devi koleksiyonlarında 50li yılların kıyafetlerine yer verdi. Tabii 50leri kopyala/yapıştır yöntemiyle aynen alıp günümüze oturtmanın bu isimler için söz konusu olamayacağını herhalde takdir edersiniz. Sanatçılar, 50li yılları günümüzde olabileceği şekliyle yeniden yorumladılar, o yılların tarzını 2000lerin yıldızlarıyla süslediler. Ve ortaya son derece modern eserler çıktı.
Tabii 50lerin geleceği zaten belli bir süredir belli olmuyor değildi. Sanırım geçen kış saman alevi gibi parlayan 40lı yıllara dönüş, bu yeni trendin habercisi sayılabilir. Ya da ülkemizde bir yıldır yayınlanan "Hanımın Çiftliği" dizisi bizi bir süredir 50li yılların modasına hazırladı diyebiliriz.
Peki biz Güllü/Serap'ın ya da Halide'nin kıyafetlerini aynen alıp giyecek miyiz yoksa bunları modern parçalarla kombinleyip vizyonumuzu yepyeni stil ufuklarına mı açacağız? İşte burada bizi uzun bir karar aşaması bekliyor. Ama 50lerin yanısıra 60lar ve 70lerin de döndüğü düşünülürse önümüzde oldukça büyük bir seçenek yelpazesinin bulunduğu su götürmez bir gerçek.
Yani klişe olacak ama iş gerçekten de bizim yaratıcılığımıza kalıyor. Ama mesela 50lerin kesiminde bol etekli bir elbiseyi 70lerin geniş paçalı pantolonlarıyla kombine etmek "biraz" riskli bir durum. Bunu yaparsak insanlar uzaktan bizleri bir abajur ya da devasa bir rüzgâr gülü zannedebilirler.
50lerin modasını kendimize nasıl uyarlayacağımızı düşünüp taşınırken o yılların modasına kısa bir bakış atabiliriz. Elbette annelerimizin anneannelerimizin babaaanelerimizin kıyafetleri günümüze kadar kalmamış olabilir, belki 2. el mağazalarda da bir şey bulamayabiliriz. Ama 50lerin ilhamını bize verebilecek çok sayıda kıyafet karşımıza çıkabilir.
Başlıca kodların şıklık, zarafet, yüzde yüz dişi olmak olduğunu akıldan çıkarmamak lazım. Biraz dolgun vücutlu, kalçalı ama beli ince kadınlar beğenilirdi. Elbiseler de bu kadınsı hatları vurgulayacak şekilde dikilirdi. Giyilen pantolonların bile kadınsı bir kesimleri vardı. Genç kızlar daha canlı ve uçucu renklerde giyinirler, yaşı ilerlemiş kadınlar daha koyu, daha olgun renk tonlarını tercih ederdi. Nitekim gerçek bir hanımefendi olmak esastı. Bu durum bayanların yaşam biçimlerine de yansımıştı, genelde anne ve anneannelerimizden hem çok güzel olmaları, hem de ev işlerini iyi yapmaları, eşlerine karşı uysal olmaları bekleniyordu. Kadınlardan meslek sahibi olmaları, kariyer yapmaları, eve para getirmeleri beklenmiyordu. Bu duruma itiraz sesleri ancak 60lardan sonra daha gür duyulmaya başlandı ve kadınların erkeklerle toplum içinde aynı konuma gelme savaşı başarılı sonuçlar vermeye başladı. Tabii bu durum birçok kadının hayat mücadelesi içinde erkekleşmeleri, hatta kadın kimliğini memnuniyetsizlikle reddetmeleri sonucunu da getirdi. Ortasını bulmak lazım. Bu bağlamda 50li yılların kıyafetleri kadınlara kadın olmanın mutluluğunu yaşatmak için birebir. 50li yıllardaki dünya kadın-erkek rolleri açısından olumsuz özellikler gösterse de birçok açıdan günümüzde özlemle andığımız değerleri barındırıyordu. İnsanların birbirlerine davranışları saygı ve görgü kuralları çerçevesindeydi. Mesela maçlarda hakeme küfredilmez, "Hakem gözüne gözlük!" diye bağırılırmış. Boğaz kenarında dalgalanan etekleriyle yürüyen kızlar görünce erkekler laf atmaz, ancak en münasebetsizleri "Şimdi bir essen ey deli rüzgâr" dermiş. İstanbul yemyeşilmiş. Levent, Etiler filan hep meyve ağaçlarıyla doluymuş. Bağdat Caddesi'nde sadece bahçeli konaklar varmış. İstanbul Bostancı'da bitiyormuş. Pendik filan tatil yeriymiş.
Solda: 50lerin Beşiktaş'ı. Tamamen ibret amaçlıdır:)
Konuyu iyice dağıtmadan 50li yılların modasına dönersek, bu modayı yönlendiren artistler bambaşkaydı. Marilyn Monroe, Rita Hayworth, Elizabeth Taylor, Brigitte Bardot, Lauren Becall, Ava Gardner, Ann Miller, Esther Williams, Audrey Hepburn hepsi muntazam vücutlu, çok güzel yüzlü muhteşem kadınlardı. Birçoğunun şöhretleri 60lar ve sonrasında da sürdü.
50lerin ikonlarından üç örnek: Elizabeth Taylor, Rita Hayworth, Ava Gardner
Masum güzellikleriyle Brigitte Bardot, Marilyn Monroe ve Lana Turner'a birçok erkek aşık olmuştu.
Şöhretine 50li yıllarda ulaşan Audrey Hepburn, Sabrina filminde bu Givenchy elbiselerle büyük sükse yapmıştı.
Bizde de Neriman Köksal, Belgin Doruk, Muhterem Nur dönemin tabiriyle "flaş kızlardı." Neriman Köksal daha şöhret olmadan önce bile, o zaman çok kalabalık olmayan İstiklâl Caddesi'ne Taksm tarafından giriş yaptığında, hemen caddedeki insanlar birbirlerine onun geldiğini haber verirmiş böylece kendisi caddede ilerlerken bütün dükkânlardaki işyerlerindeki cafelerdeki insanlar onu görmek için dışarı çıkarmış.
Bizim ikonlar: Neriman Köksal, Belgin Doruk, Muhterem Nur
Tabii kadınlara 50li yıllarda idealize edilen güzellik anlayışına ulaşmaları için birçok önemli seçenek sunuluyordu. Kadınlar Altınbaş kremiyle koca bulabiliyorlar, Puro tuvalet sabunuyla da müstakbel kocalarını ilk görüşte kendilerine hayran ediyorlar, hakiki Paris kremi Tokalon ile güzelliklerine güzellik katıyorlardı.
Ayrıca tartıştıkları erkek arkadaşlarını/eşlerini bir kilo mercimekle affediyorlardı. Ayrıca fallarında Piyale makarma çıkıyordu.
50li yıllar pop müzik tarihine Michael Jackson ve Madonna'yı kazandırmıştır:)
90larda olduğu gibi 2000lerin modasında da sık sık geri dönüşler yaşandığı için 50li yıllar daha uzun süre bizimle beraber olacak gibi görünüyor. 50lerle birlikte geri dönen bir başka harika dönem olan 60lı yıllara ise ayrı bir yazıda değineceğim. O yüzden şimdilik bundan bahsetmedim. Yoksa iki dönemi birlikte ele alarak dünya blog tarihinin en uzun yazısına el atmış olacaktım. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere:)
Şimdi önümüzdeki kış 50li yılların modası geri geliyormuş. Nasıl uçmayalım ki mutluluktan. Bayılırım 50lere. Kıyafetlerine. Uçuşan eteklerine. Saç modellerine. Dönemin kadınlarının yürüyüşlerine, oturup kalkmalarına. Zarafetlerine.O eski müzikallerin havasını üzerimizde yakalamak sanırım muhteşem bir şey olacak. Belki Rita Hayworth'ün Salome yedi tül dansını Kamondo merdivenlerinde yapacak değiliz ama kendimize hemen başka bir müzikal seçebiliriz.
Marc Jacobs'ın Louis Vuitton için hazırladığı koleksiyon aylar önce Paris Moda Haftası kapsamında Louvre'da modaseverlerin beğenisine sunulduğunda herkes 50leri sevinçle karşılamaya başlamıştı bile. Defile için seçilen müzik Brigitte Bardot'nun ölümsüz filmi "Et Dieu...créa la femme"dan alınmıştı. Koleksiyonda kloş etekler, zarif ve kadınsı çizgilerle bütünleşiyordu.
Louis Vuitton'un defilesinde Bar Refaeli, Elle Macpherson, Karolina Kurkova, Catherine McNeil, Adriana Lima, Letitia Casta gibi isimler boy göstermişti.
Louis Vuitton kadar bariz bir şekilde olmasa da Oscar de la Renta, Lanvin, Chloé, Nina Ricci, Dries Van Noten, Fendi, Prada gibi birçok moda devi koleksiyonlarında 50li yılların kıyafetlerine yer verdi. Tabii 50leri kopyala/yapıştır yöntemiyle aynen alıp günümüze oturtmanın bu isimler için söz konusu olamayacağını herhalde takdir edersiniz. Sanatçılar, 50li yılları günümüzde olabileceği şekliyle yeniden yorumladılar, o yılların tarzını 2000lerin yıldızlarıyla süslediler. Ve ortaya son derece modern eserler çıktı.
Tabii 50lerin geleceği zaten belli bir süredir belli olmuyor değildi. Sanırım geçen kış saman alevi gibi parlayan 40lı yıllara dönüş, bu yeni trendin habercisi sayılabilir. Ya da ülkemizde bir yıldır yayınlanan "Hanımın Çiftliği" dizisi bizi bir süredir 50li yılların modasına hazırladı diyebiliriz.
Peki biz Güllü/Serap'ın ya da Halide'nin kıyafetlerini aynen alıp giyecek miyiz yoksa bunları modern parçalarla kombinleyip vizyonumuzu yepyeni stil ufuklarına mı açacağız? İşte burada bizi uzun bir karar aşaması bekliyor. Ama 50lerin yanısıra 60lar ve 70lerin de döndüğü düşünülürse önümüzde oldukça büyük bir seçenek yelpazesinin bulunduğu su götürmez bir gerçek.
Yani klişe olacak ama iş gerçekten de bizim yaratıcılığımıza kalıyor. Ama mesela 50lerin kesiminde bol etekli bir elbiseyi 70lerin geniş paçalı pantolonlarıyla kombine etmek "biraz" riskli bir durum. Bunu yaparsak insanlar uzaktan bizleri bir abajur ya da devasa bir rüzgâr gülü zannedebilirler.
50lerin modasını kendimize nasıl uyarlayacağımızı düşünüp taşınırken o yılların modasına kısa bir bakış atabiliriz. Elbette annelerimizin anneannelerimizin babaaanelerimizin kıyafetleri günümüze kadar kalmamış olabilir, belki 2. el mağazalarda da bir şey bulamayabiliriz. Ama 50lerin ilhamını bize verebilecek çok sayıda kıyafet karşımıza çıkabilir.
Başlıca kodların şıklık, zarafet, yüzde yüz dişi olmak olduğunu akıldan çıkarmamak lazım. Biraz dolgun vücutlu, kalçalı ama beli ince kadınlar beğenilirdi. Elbiseler de bu kadınsı hatları vurgulayacak şekilde dikilirdi. Giyilen pantolonların bile kadınsı bir kesimleri vardı. Genç kızlar daha canlı ve uçucu renklerde giyinirler, yaşı ilerlemiş kadınlar daha koyu, daha olgun renk tonlarını tercih ederdi. Nitekim gerçek bir hanımefendi olmak esastı. Bu durum bayanların yaşam biçimlerine de yansımıştı, genelde anne ve anneannelerimizden hem çok güzel olmaları, hem de ev işlerini iyi yapmaları, eşlerine karşı uysal olmaları bekleniyordu. Kadınlardan meslek sahibi olmaları, kariyer yapmaları, eve para getirmeleri beklenmiyordu. Bu duruma itiraz sesleri ancak 60lardan sonra daha gür duyulmaya başlandı ve kadınların erkeklerle toplum içinde aynı konuma gelme savaşı başarılı sonuçlar vermeye başladı. Tabii bu durum birçok kadının hayat mücadelesi içinde erkekleşmeleri, hatta kadın kimliğini memnuniyetsizlikle reddetmeleri sonucunu da getirdi. Ortasını bulmak lazım. Bu bağlamda 50li yılların kıyafetleri kadınlara kadın olmanın mutluluğunu yaşatmak için birebir. 50li yıllardaki dünya kadın-erkek rolleri açısından olumsuz özellikler gösterse de birçok açıdan günümüzde özlemle andığımız değerleri barındırıyordu. İnsanların birbirlerine davranışları saygı ve görgü kuralları çerçevesindeydi. Mesela maçlarda hakeme küfredilmez, "Hakem gözüne gözlük!" diye bağırılırmış. Boğaz kenarında dalgalanan etekleriyle yürüyen kızlar görünce erkekler laf atmaz, ancak en münasebetsizleri "Şimdi bir essen ey deli rüzgâr" dermiş. İstanbul yemyeşilmiş. Levent, Etiler filan hep meyve ağaçlarıyla doluymuş. Bağdat Caddesi'nde sadece bahçeli konaklar varmış. İstanbul Bostancı'da bitiyormuş. Pendik filan tatil yeriymiş.
Solda: 50lerin Beşiktaş'ı. Tamamen ibret amaçlıdır:)
Konuyu iyice dağıtmadan 50li yılların modasına dönersek, bu modayı yönlendiren artistler bambaşkaydı. Marilyn Monroe, Rita Hayworth, Elizabeth Taylor, Brigitte Bardot, Lauren Becall, Ava Gardner, Ann Miller, Esther Williams, Audrey Hepburn hepsi muntazam vücutlu, çok güzel yüzlü muhteşem kadınlardı. Birçoğunun şöhretleri 60lar ve sonrasında da sürdü.
50lerin ikonlarından üç örnek: Elizabeth Taylor, Rita Hayworth, Ava Gardner
Masum güzellikleriyle Brigitte Bardot, Marilyn Monroe ve Lana Turner'a birçok erkek aşık olmuştu.
Şöhretine 50li yıllarda ulaşan Audrey Hepburn, Sabrina filminde bu Givenchy elbiselerle büyük sükse yapmıştı.
Bizde de Neriman Köksal, Belgin Doruk, Muhterem Nur dönemin tabiriyle "flaş kızlardı." Neriman Köksal daha şöhret olmadan önce bile, o zaman çok kalabalık olmayan İstiklâl Caddesi'ne Taksm tarafından giriş yaptığında, hemen caddedeki insanlar birbirlerine onun geldiğini haber verirmiş böylece kendisi caddede ilerlerken bütün dükkânlardaki işyerlerindeki cafelerdeki insanlar onu görmek için dışarı çıkarmış.
Bizim ikonlar: Neriman Köksal, Belgin Doruk, Muhterem Nur
Tabii kadınlara 50li yıllarda idealize edilen güzellik anlayışına ulaşmaları için birçok önemli seçenek sunuluyordu. Kadınlar Altınbaş kremiyle koca bulabiliyorlar, Puro tuvalet sabunuyla da müstakbel kocalarını ilk görüşte kendilerine hayran ediyorlar, hakiki Paris kremi Tokalon ile güzelliklerine güzellik katıyorlardı.
Ayrıca tartıştıkları erkek arkadaşlarını/eşlerini bir kilo mercimekle affediyorlardı. Ayrıca fallarında Piyale makarma çıkıyordu.
50li yıllar pop müzik tarihine Michael Jackson ve Madonna'yı kazandırmıştır:)
90larda olduğu gibi 2000lerin modasında da sık sık geri dönüşler yaşandığı için 50li yıllar daha uzun süre bizimle beraber olacak gibi görünüyor. 50lerle birlikte geri dönen bir başka harika dönem olan 60lı yıllara ise ayrı bir yazıda değineceğim. O yüzden şimdilik bundan bahsetmedim. Yoksa iki dönemi birlikte ele alarak dünya blog tarihinin en uzun yazısına el atmış olacaktım. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere:)
Etiketler:
50ler,
DOLCE GABBANA,
dries van noten,
fendi,
louis vuitton,
MODA,
nina ricci,
oscar de la renta,
PRADA
31 Temmuz 2010 Cumartesi
Küçük Sırlar, küçük skandallar ve formalar, formalar, formalar
Bazen düşünüyorum da bu kurallar bizi gömleğimizi dışarı çıkarmaya saçımızı açmaya o kolyeleri yüzükleri takmaya daha çok teşvik etmişti. O yüzüğü takmak önemli bir olay olmuştu. Bir keresinde değerli Fransızca hocamız Mme Ani Takvoryan derse girer girmez ellerimizi kaldırmamızı söylemişti. Ben hemen sebebin yüzükler olduğunu anlayıp yüzüklerimi çantaya atıp ellerimi öyle kaldırmış, yüzüklerimi kurtarmıştım. Bir kolyemi kurtaramamıştım ama. Yakalanmıştım, kolyeyi galiba soeurlerden biri, sevgiyle andığım Soeur Paul elimden almıştı. Bir iki saat üzüldüm sonra unuttum, senenin başında olmuştu olay, aradan 7-8 ay geçti, bir gün beni çağırdılar, ne iş diyerek merakla gittim baktım masada kolyem duruyor. Sene bitince bana geri vermeye karar vermişler tabii, aa böyle bir kolyem vardı benim doğru ya diyerek aldım. Bir kolye takmak bile nasıl meseleydi. Şimdi dizilerde Ayşegülleri görünce kendimi başka bir evrene geçiş yapmış gibi hissetmem gayet doğal.
Diziyle ilgili aldığım son haberlere göre İl Milli Eğitim Müdürlüğü forma boylarına tepki göstermiş. Bir iki bölüm içinde etek boyları uzayacakmış. Çekimlerin yapıldığı İstanbul Erkek Lisesi, artık başka okulda çekim yapın diye buyurmuş. Hatta yakında senaryo gereği lise çekimleri de sona erecekmiş. Bunu hepsini mezun edecekler diye tercüme ettim. İyi olur diyorum. Dizi lise formatından çıkarsa, tepkiler de azalır. Ayşegül'ün Su'ya söylediği, "Ali senin yanından kalkıyor benimle yatıyor" gibi sözleri bir liseli kızın ağzından duymak bana da tuhaf geliyor açıkçası:)
Fotoğraflar: Milliyet ve Kanal D
Diziyle ilgili aldığım son haberlere göre İl Milli Eğitim Müdürlüğü forma boylarına tepki göstermiş. Bir iki bölüm içinde etek boyları uzayacakmış. Çekimlerin yapıldığı İstanbul Erkek Lisesi, artık başka okulda çekim yapın diye buyurmuş. Hatta yakında senaryo gereği lise çekimleri de sona erecekmiş. Bunu hepsini mezun edecekler diye tercüme ettim. İyi olur diyorum. Dizi lise formatından çıkarsa, tepkiler de azalır. Ayşegül'ün Su'ya söylediği, "Ali senin yanından kalkıyor benimle yatıyor" gibi sözleri bir liseli kızın ağzından duymak bana da tuhaf geliyor açıkçası:)
Fotoğraflar: Milliyet ve Kanal D
Etiketler:
küçük sırlar,
MODA
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Üzüldüm şimdi bak!
Japon modasına bayılırım. Japon gençliğine bayılırım. Onların modayla, sanatla kendilerini ifade ediş biçimlerine, özel tarzlar yaratıp dünya gençliğine yaymalarına bayılırım. Dünyanın hiçbir köşesinde Japonya'nın Tokyo'sundaki bir bölgeden (Harajuku) çıkan akımlar kadar sokak modası akımı çıkmamıştır herhalde. Visual Kei'lerden Ganguro'lara, Lolita'lardan, Decora'lara kadar seç beğen al istediğini.
Japon sokak modasının biraz daha girly, biraz daha havalı, süslü yanı Gyaru'larda hayat buluyor. Yani klasik Japon kızlarına alternatif olarak çıkan bronz tenli, sarı-açık kahve vb. dalgalı saçlı, daima üzerinde trendy kıyafetler ve topuklu ayakkabılar olan popüler parti kızları. Bu görünüşleriyle "futsu" denilen sade görünüşlü, klasik düz siyah saçlı bildiğimiz Japon kızlarından sıyrılıyorlar. Bronzluk derecesine göre ganguro, yamanba gibi alt türler de var.
Başlığımda belirttiğim üzüntünün sebebi de bu gyaruları altı yıldır uzun uzadıya yazan, Japon modası hakkında en ayrıntılı bilgileri öğrenebildiğim http://ganguro.skyrock.com/ blogunun kapanma kararı alması. Artık yazmayacaklarmış. Sıkılmışlar anlaşılan. Bir dönem de böylece bitti.
Linke tıklayın, Japon modası ve birbirinden güzel gyaruların hiç olmazsa resimlerine bakın.
Japon sokak modasının biraz daha girly, biraz daha havalı, süslü yanı Gyaru'larda hayat buluyor. Yani klasik Japon kızlarına alternatif olarak çıkan bronz tenli, sarı-açık kahve vb. dalgalı saçlı, daima üzerinde trendy kıyafetler ve topuklu ayakkabılar olan popüler parti kızları. Bu görünüşleriyle "futsu" denilen sade görünüşlü, klasik düz siyah saçlı bildiğimiz Japon kızlarından sıyrılıyorlar. Bronzluk derecesine göre ganguro, yamanba gibi alt türler de var.
Başlığımda belirttiğim üzüntünün sebebi de bu gyaruları altı yıldır uzun uzadıya yazan, Japon modası hakkında en ayrıntılı bilgileri öğrenebildiğim http://ganguro.skyrock.com/ blogunun kapanma kararı alması. Artık yazmayacaklarmış. Sıkılmışlar anlaşılan. Bir dönem de böylece bitti.
Linke tıklayın, Japon modası ve birbirinden güzel gyaruların hiç olmazsa resimlerine bakın.
Etiketler:
ganguro,
japanese street style,
MODA
Lady Gaga saçını yine uzatsın diye imza kampanyası mı yapmalı...ne?
İlk çıktığı zamanlarda gene fazla güzel değildi ama havalıydı, hoştu. Değişik saç modellerinin hemen hepsi bir şekilde yakışıyordu. Yani yakışmak için var olan saç modelleri olmasalarda... Demek istediğim başına taktığı kola kutuları, fincanlar, kelebekler, çiçekler böcekler ağaçlar evler arabalar vb. ilginçti yani. Ama Lady Gaga son zamanlarda saçlarını ilkokul çocuğu gibi kestirdi. Erkeğe benzedi. Güya Madonna gibi olacak. Ama Madonna'da Gaga'da olmayan bir dişilik vardı, kısa saç da gidiyordu ona. Lady Gaga'ya yakışmıyor, aksine hakkındaki hermafrodit söylentilerini sanki konfirme ediyor. Lady Gaga saçlarını gene uzatmalı. Gene kafasına ağaç, kelebek, ev, araba yerleştirmeli. Bu önemli bir memleket meselesidir. Pardon, dünya meselesidir.
Peki ya sizce Lady Gaga böyle mi daha iyi görünüyor?
Yoksa böyle mi??
9 Temmuz 2010 Cuma
Sarah Jessica Parker olmak vardı şu miniminnacık dünyada!
$274,399,576. Tarih itibariyle Sex and The City 2’nin dünya çapında toplam hasılat rakamı. Kimileri tarafından ilk film kadar beğenilmese de fenomen devam ediyor. Alexander McQueen’in (RIP) Pre-Fall koleksiyonundan (diyelim ki “sonbahar ha geldi ha gelecek, az kaldı, eli kulağında, ayağı kapıda” koleksiyonundan) bu muazzam elbiseyle Sarah Jessica Parker’ın altın kalpli prenses Carrie’den ziyade, Kartaca ordusuna karşı atağa geçmiş Romalı komutan gibi bakmasının haklı birçok nedeni var. Dünyadaki milyonlarca kadın onun gibi giyinmeye çalışırken, o bu elbiseyi sol eliyle tutup da sağa sola savurmasın, sayısız anime manga filmdeki gibi dalgalandırmasın da ne yapsın. Sarah Jessica Parker, bu haliyle Boticelli Venüs’ü, Columbia Pictures’ın meşale tutan kızı, Sezar ve kelebek karışımı bir şeye benziyor ve tek kelimeyle muhteşem görünüyor. Bu elbisenin giyildiği ödül töreni CFDA. Kıskananlar cefada.
Etiketler:
alexander mc queen,
MODA,
sarah jessica parker
İndirim! Boist!
Geçtiğimiz baharda Nişantaşı Hüsrev Gerede Caddesi'nde Boist adlı butiğinin açılışıyla Burcu Olgun'un capcanlı renkleri elegan çizgilerle buluşturarak genç, dinamik ve klas bir hava estiren tasarımları modayla uzaktan yakından, evrende var olan her mesafeden ilgilenen birçok zevk sahibi insanın haklı olarak rüyalarını ve ayrıca gardroplarını süslemeye başladı. Şimdi bu rüya + gardrop süsleyen tasarımlar %50'ye varan muhteşem bir indirim şöleniyle hayatımıza girmeye devam edecek. Fiyatlar 40 ile 250 TL arasında değişiyor. Biz de hemen oraya uçuyoruz.
Etiketler:
boist,
burcu olgun,
MODA
7 Temmuz 2010 Çarşamba
İndirim!!! Misela!!!
Çantaları seviyorsunuz... Vogue.com'da hakkında övgüyle bahsedilen, Rhode Island School of Design mezunu tasarımcı Serra Türker'in tasarımlarını seviyorsunuz... Özellikle onun Misela markası altında yarattığı eserleri seviyorsunuz... Asmalı Mescit Sokak'ta Pera Residence'ı seviyorsunuz....Özellikle %60'a kadar varan indirim!!!leri de seviyorsunuz...O zaman neden 8-9-10 Temmuz tarihlerinde Misela Showroom'undaki özel indirim günlerini kaçıracaksınız ki?
Pera Residence Asmalı Mescit Sokak No: 28 Kat:1 Daire:5 Beyoğlu İstanbul
Tel: 0 212 292 28 44
info@miselaistanbul.com
????!!!!!???
Guns'n'Roses Türkiye'ye gelmiş!!!

Şaka tabii. Onlar Guns'n'Roses değil Gripin. Joke Circus'da dört haftalık Joke'n'Fashion partisi serisinin ilkinde yer aldılar. Rock'n'Fashion adlı partide Ezra-Tuba Çetin kardeşler partinin fashion kısmını temsil ederek, Gripin üyelerini giydrdi, DJ kabininde yer aldı, herkes çok eğlendi.
İkinci parti Disco'n'Fashion. Usta müzisyenler Hüseyin Karadayı ve Ege Çubukçu, tasarımcı Sedef Çalarkan'la buluşuyor. Sedef Çalarkan, Osmanlı kültüründen esinlenerek hazırladığı "Harem'de Disco" konseptini işleyecek ve gece için tasarladığı tişörtler, Hüseyin Karadayı ve Ege Çubukçu'nun üzerinde olacak. Joke Circus'ta yine eğlence doruğa çıkacak, içkiyi fazla kaçıranlar "Joke Circus Taxi'yle evine dönecek. Yani, 1980 modeli bir kaplumbağa:) Kırmızılı beyazlı cicili desenli çooookk güzel bir ♥Vosvos.♥
Tarih 15 Temmuz Perşembe 22:00
Ayrıntılı bilgi burada

Şaka tabii. Onlar Guns'n'Roses değil Gripin. Joke Circus'da dört haftalık Joke'n'Fashion partisi serisinin ilkinde yer aldılar. Rock'n'Fashion adlı partide Ezra-Tuba Çetin kardeşler partinin fashion kısmını temsil ederek, Gripin üyelerini giydrdi, DJ kabininde yer aldı, herkes çok eğlendi.
İkinci parti Disco'n'Fashion. Usta müzisyenler Hüseyin Karadayı ve Ege Çubukçu, tasarımcı Sedef Çalarkan'la buluşuyor. Sedef Çalarkan, Osmanlı kültüründen esinlenerek hazırladığı "Harem'de Disco" konseptini işleyecek ve gece için tasarladığı tişörtler, Hüseyin Karadayı ve Ege Çubukçu'nun üzerinde olacak. Joke Circus'ta yine eğlence doruğa çıkacak, içkiyi fazla kaçıranlar "Joke Circus Taxi'yle evine dönecek. Yani, 1980 modeli bir kaplumbağa:) Kırmızılı beyazlı cicili desenli çooookk güzel bir ♥Vosvos.♥
Tarih 15 Temmuz Perşembe 22:00
Ayrıntılı bilgi burada
Etiketler:
disco'n'fashion,
ege çubukçu,
ezra çetin,
gripin,
hüseyin karadayı,
joke circus,
joke'n'fashion,
MODA,
müzik,
rock'n'fashion,
sedef çalarkan,
ŞEHİR,
tuba çetin
6 Temmuz 2010 Salı
Özellik mi güzellik mi? (Kısacası "Phones that glitter")
Bu soru tabii ki cep telefonları için. Nitekim her geçen gün telefonlara özellik üstüne özellik ekleniyor, eskiden 2 MP kamerası olanların hemen üstüne atlanırken şimdi bunlardan köşe bucak kaçılıyor. Çünkü neredeyse 20mp kameralar geldi kapıya dayandı. Cep telefonunda internet bulunmasının çok büyük bir olay olduğu günlerden bahsetmiyorum bile.
Tabii cep telefonu piyasasında yenilikler sadece özelliklerde yapılmıyor, telefon tasarımlarında da her geçen gün yeni fikirler araştırılıyor, deneniyor hatta moda sektörüyle işbirliği yapılıyor. Çünkü azımsanmayacak sayıda insan, rengârenk, süslü, güzel telefonlara büyük ilgi gösteriyor. Açık söyleyelim, kim sıkıcı siyah telefonlarla yetinmek ister ki? Takılan kolyeye ya da küpeye, hatta tavandaki kristal avizeye benzeyen bir telefonla konuşmayı kim istemez ki? İşte bu nedenle Sony Ericsson Z610 pembeli mavili modellerle çıktığında sevgiyle karşılanmıştı. Ya Nokia L'Amour serisine ne demeli? Ne güzel desenlerdi onlar. Ne var ki görünüş olarak muhteşem birçok telefon özellik olarak sıradan görünüşlü telefonlardan geri kalıyor. Çünkü firmaların ana hedefi, pek doğal olarak gittikçe daha gelişmiş özellikler barındıran telefonlar üretmek. Çıkacak telefonun masayı diğerlerinden daha fazla süslemesi, onların öncelikli amaçları arasında yer almıyor. Dolayısıyla birçok tüketici, özellikle bayan tüketiciler görür görmez aşık olduğu telefonlarla adeta bir mini bilgisayar gibi kullanabileceği pratik telefonlar arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.
Tabii güzel telefon diye tutturan insanlara giderek daha özellik barındıran seçenekler sunulduğu göz ardı edilemez bir gerçek. Birçok havalı telefon, günümüzde standart bir telefondan beklenen herşeyi karşılıyor. Varsın televizyon da seyredilemesin. Sony Ericsson sonra Z610'dan sonra Z555 ve T707 gibi modeller de çıkardı. T707'de, Z610'da olmayan özellikler de vardı ne var ki görüntülü görüşmek için Z610'da olan ön kamera bunda yoktu ve bu nedenle Z610'dan buna geçemedim:( Nokia'nin Prism serisi, baklava deseninin hakim olduğu özel ve şık tasarımıyla SST (biliyorsunuz, sıkıcı siyah telefon) girdabından tüketicileri kurtarmaya biraz olsun yarıyordu. LG'nin SH490 modeli de çiçekli, kar taneli çocuksu görünüşüyle gençler ve genç kalanlar için hoş bir alternatifti çünkü standart sayılan birçok özelliği zaten bünyesinde topluyordu. Bu sırada Sony Ericsson Jalou serisi de petrol mavisi, lacivert, siyah seçenekleriyle, elması andıran dizaynıyla kalplere girdi ve bu seriden Dolce&Gabbana için özel bir pembe versiyon da piyasaya sürüldü.
Cep telefonu endüstrisinin moda sektörünün devleriyle buluşması rastlanmadık bir şey değil. Dolce&Gabbana daha önce de Motorola ile birlikte çalışmış, bunun sonucunda altın kaplamalı bir Razr V3 piyasaya sürülmüştü. LG'nin Prada için hazırladığı ve iki versiyon halinde çıkan telefon da dokunmatik ekranı, 5 MP kamerası, QWERTY klavyesiyle tatmin edici özelliklere sahipti. Ne var ki bir sürü telefonda görülebilecek bir tasarımı vardı. Zarifti ama bir SST olmasına ramak kalmıştı. Neyse ki sonradan LG Prada'nın gümüş ve 24ayar altın versiyonları da çıktı. Samsung ve Armani işbirliğiyle hazırlanan telefon da tasarım açısından SST kategorisine balıklama dalarken özellikleriyle birçok kullanıcıyı memnun etmişti.
Birçok firmanın telefonları altın kaplamalı olarak piyasada yer aldı. Ama telefon ve değerli maddeler denilince asıl Nokia'ya bağlı Vertu'nun ürettiği telefonlardan bahsetmek gerekir. Lüks cep telefonları yaratmayı amaçlayan firmanın telefonlarında değerli taşlar ve altın kullanılıyor. Mesela Signature Cobra modeline, Fransız Boucheron firmasının ürettiği elmas, zümrüt ve yakutlar işlendi ve telefonun fiyatı 310 bin dolar. Firmanın Ascent, Constellation, Ascent Ti and Ayxta modelleri oldukça popüler. Bir anti-SST akımında Vertu telefonları da kurtarıcı işlevi görebilir tabii verilecek parayla ev almayı tercih etmiyorsanız:)
Uzun sözün kısası bir SST'den kurtulmak hiç de zor değil. Kullanıcının önünde her bütçeye uygun yeterli sayıda seçenek var. (Hepsinden bahsedemedim ama ilk aklıma gelenler ve özellikle güzel olanlar bunlar.) Yeter ki siz telefonun görünüşüne özelliklerinden daha fazla önem verin.
Ama güzelliğin yerine özelliği koyan insanların birçoğu zaten telefonunu SSTlikten kurtarmak için çeşitli kılıflar, özel telefon süsleri, etiketleri ve nette binlerce örneğini bulabileceğimiz işletim sistemi temalarından faydalanıyor. Sonuçta güzellik ve özellik ikileminde, özelliğin kazanır gibi göründüğü yerlerde de güzellik galip gelmeyi başarıyor.
Tabii cep telefonu piyasasında yenilikler sadece özelliklerde yapılmıyor, telefon tasarımlarında da her geçen gün yeni fikirler araştırılıyor, deneniyor hatta moda sektörüyle işbirliği yapılıyor. Çünkü azımsanmayacak sayıda insan, rengârenk, süslü, güzel telefonlara büyük ilgi gösteriyor. Açık söyleyelim, kim sıkıcı siyah telefonlarla yetinmek ister ki? Takılan kolyeye ya da küpeye, hatta tavandaki kristal avizeye benzeyen bir telefonla konuşmayı kim istemez ki? İşte bu nedenle Sony Ericsson Z610 pembeli mavili modellerle çıktığında sevgiyle karşılanmıştı. Ya Nokia L'Amour serisine ne demeli? Ne güzel desenlerdi onlar. Ne var ki görünüş olarak muhteşem birçok telefon özellik olarak sıradan görünüşlü telefonlardan geri kalıyor. Çünkü firmaların ana hedefi, pek doğal olarak gittikçe daha gelişmiş özellikler barındıran telefonlar üretmek. Çıkacak telefonun masayı diğerlerinden daha fazla süslemesi, onların öncelikli amaçları arasında yer almıyor. Dolayısıyla birçok tüketici, özellikle bayan tüketiciler görür görmez aşık olduğu telefonlarla adeta bir mini bilgisayar gibi kullanabileceği pratik telefonlar arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.
Tabii güzel telefon diye tutturan insanlara giderek daha özellik barındıran seçenekler sunulduğu göz ardı edilemez bir gerçek. Birçok havalı telefon, günümüzde standart bir telefondan beklenen herşeyi karşılıyor. Varsın televizyon da seyredilemesin. Sony Ericsson sonra Z610'dan sonra Z555 ve T707 gibi modeller de çıkardı. T707'de, Z610'da olmayan özellikler de vardı ne var ki görüntülü görüşmek için Z610'da olan ön kamera bunda yoktu ve bu nedenle Z610'dan buna geçemedim:( Nokia'nin Prism serisi, baklava deseninin hakim olduğu özel ve şık tasarımıyla SST (biliyorsunuz, sıkıcı siyah telefon) girdabından tüketicileri kurtarmaya biraz olsun yarıyordu. LG'nin SH490 modeli de çiçekli, kar taneli çocuksu görünüşüyle gençler ve genç kalanlar için hoş bir alternatifti çünkü standart sayılan birçok özelliği zaten bünyesinde topluyordu. Bu sırada Sony Ericsson Jalou serisi de petrol mavisi, lacivert, siyah seçenekleriyle, elması andıran dizaynıyla kalplere girdi ve bu seriden Dolce&Gabbana için özel bir pembe versiyon da piyasaya sürüldü. Cep telefonu endüstrisinin moda sektörünün devleriyle buluşması rastlanmadık bir şey değil. Dolce&Gabbana daha önce de Motorola ile birlikte çalışmış, bunun sonucunda altın kaplamalı bir Razr V3 piyasaya sürülmüştü. LG'nin Prada için hazırladığı ve iki versiyon halinde çıkan telefon da dokunmatik ekranı, 5 MP kamerası, QWERTY klavyesiyle tatmin edici özelliklere sahipti. Ne var ki bir sürü telefonda görülebilecek bir tasarımı vardı. Zarifti ama bir SST olmasına ramak kalmıştı. Neyse ki sonradan LG Prada'nın gümüş ve 24ayar altın versiyonları da çıktı. Samsung ve Armani işbirliğiyle hazırlanan telefon da tasarım açısından SST kategorisine balıklama dalarken özellikleriyle birçok kullanıcıyı memnun etmişti.
Birçok firmanın telefonları altın kaplamalı olarak piyasada yer aldı. Ama telefon ve değerli maddeler denilince asıl Nokia'ya bağlı Vertu'nun ürettiği telefonlardan bahsetmek gerekir. Lüks cep telefonları yaratmayı amaçlayan firmanın telefonlarında değerli taşlar ve altın kullanılıyor. Mesela Signature Cobra modeline, Fransız Boucheron firmasının ürettiği elmas, zümrüt ve yakutlar işlendi ve telefonun fiyatı 310 bin dolar. Firmanın Ascent, Constellation, Ascent Ti and Ayxta modelleri oldukça popüler. Bir anti-SST akımında Vertu telefonları da kurtarıcı işlevi görebilir tabii verilecek parayla ev almayı tercih etmiyorsanız:)
Uzun sözün kısası bir SST'den kurtulmak hiç de zor değil. Kullanıcının önünde her bütçeye uygun yeterli sayıda seçenek var. (Hepsinden bahsedemedim ama ilk aklıma gelenler ve özellikle güzel olanlar bunlar.) Yeter ki siz telefonun görünüşüne özelliklerinden daha fazla önem verin. Ama güzelliğin yerine özelliği koyan insanların birçoğu zaten telefonunu SSTlikten kurtarmak için çeşitli kılıflar, özel telefon süsleri, etiketleri ve nette binlerce örneğini bulabileceğimiz işletim sistemi temalarından faydalanıyor. Sonuçta güzellik ve özellik ikileminde, özelliğin kazanır gibi göründüğü yerlerde de güzellik galip gelmeyi başarıyor.
Etiketler:
ARMANI,
DOLCE GABBANA,
HAVADAN SUDAN,
LG,
MODA,
NOKIA,
PRADA,
SONY ERICSSON
2 Temmuz 2010 Cuma
L'Appart PR... Sample Sale... Alışveriş canavarı? "Online"
L’Appart PR, “sample sale”lerde birçok ünlü yerli tasarımcının eserleriyle bizi buluşturduktan sonra, şimdi de bütün yabancı tasarımcılarının “sample sale”ini düzenliyor. Listede kimler yok ki: Fatima Lopes, Doii Paris, Ivana Helsinki, Josep Font, Natasha Drigant, Xuan Thu Nguyen…
Yer: İnternet. Yani, bu tasarımcıların eserleri 4 Temmuz Pazar günü boyunca markafoni.com’da satışa sunulacak. Hem de yüzde 70’e varan indirimlerle. Bütçenizi ayarlayın, internetten ayrılmayın.
21 Haziran 2010 Pazartesi
Fashionable Funfatale
Kuruçeşme'nin gözde mekânlarından Bistro Funfatale'de artık her salı Fashionable Funfatale başlığı altında bir sample sale serisi var. Geçen hafta Oye Swimwear ile başlayan sample salelerde ayrıca günün sonunda tasarımcının katılımıyla bir parti düzenleniyor. Kısacası salı günleri artık boğaz manzarasına baka baka alışveriş yapacağız. Yunus balıklarına fikir soracağız yakıştı mı yakışmadı mı diye:P
Bu haftanın tasarımcısı modaseverlerin büyük beğenisini kazanan Berra Terzioğlu. Terzioğlu'nun koleksiyonlarında Demi-chic olarak adlandırılan, günün her saatine uygun, broker kumaş ve printlerin ağırlıkta olduğu parçalar, dikkatleri çekiyor. Geçtiğimiz Şubat ayında tasarımcının L'Appart PR Nişantaşı Showroom'unda düzenlenen sample sale büyük ilgi görmüştü. Bu nedenle bu sample sale uzun süredir bekleniyordu. Tasarımcının sitesi: www.berraterzioglu.com
Sample Sale : 11:00-21:00
Party : 18:00-21:00 / DJ - Doğuş Çabakcor (http://www.cabakcor.com/)
Bistro Funfatale:
Les Ottomans Hotel 29, Muallim Naci Cad. No: 68 Kuruçeşme,
T: 212 359 1517
Email : info@bistrofunfatale.com
13 Haziran 2010 Pazar
İstanbul'da moda rüzgârları esiyor
Gerçek anlamda blog yazmaya yeni başladığım için daha iyi tabirler bulana kadar hâlâ klişe cümleler kullanmak durumunda kalıyorum ama bu haftasonu kelimenin tam anlamıyla İstanbul’da "moda rüzgârları esiyor." (Zaten ne zaman esmiyor ki) Öncelikle, Nişantaşı L’APPART PR Showroom’da Cuma ve Cumartesi günleri, fark yaratan tasarımlarıyla büyük bir hayran kitlesine sahip olan Aslı Filinta’nın önümüzdeki kış sezonuna ait örneklerin (ayrıca yaz sezonu eserlerinin) sergilendiği sample sale’i vardı. Devil's Accordion adını taşıyan kolekiyon, İngiliz ressam Julius Guzy’nin “Cennet Bahçesi” tablosundan ve kökleri yukarıda yaprakları yerde Tuba ağacından esinlenmiş. Giysileri sadece bir giyecek değil kendini ifade etme aracı olarak gören herkesin ihtiyacını karşılayabilecek, her parçası ayrı bir kimlik ve ruh taşıyan eşsiz sanat eserlerinden oluşuyor. İşlerimin yoğunluğundan Cuma günü geç bir vakit gidebildim Cumartesi hiç gidemedim:( Bir sample sale her gün hayatımda yer alan bir şey olmadığından elbette çok üzüldüm ama teselli niyetine hem sizin için hem de kendim için şu fotoğrafları çektim.

Ondan sonra ufak bir Organikanyon turunun ardından, rotayı Bebek’e ve meşhur şenliğine çevirdim. Galatamoda’da yer alan tasarımcılar ve çeşitli firmalarla butiklerin standları arasında bir moda bayramı yaşadım, birbirinden güzel kıyafetlerden yayılan ve beni bir alışveriş canavarına dönüştüren aurayla etrafım sarıldı. Arada bir çok kötü giyinsem de, hatta son bir iki yıldır gizemli bir şekilde inanılmaz kilolar alıp bir iki beden artsam da ve artık birçok kıyafetime sığmak için çeşitli akrobasi hareketleri yapmak zorunda kalsam da sonuçta milyonlarca kadın gibi benim de kıyafet düşkünlüğüm sona ermeyecek. Şenlikte elbette tekstil dışındaki sektörlerden standlar, birbirinden lezzetli ürünleriyle gözde yeme içme mekanları ve manav da göze çarpıyordu. Soaked konseriyle eğlendim. Sonra kaybolan ve benden yardım isteyen bir kız çocuğunun annesine kavuşmasını sağladım:) İkinci gün gidemediğim festivale bugün gidebilmeyi umuyorum.

Şenlik için çekebildiğim en güzel fotoğraf buydu. Seneye daha iyi bir makineyle gelmeyi öğrenmeliyim çünkü tecrübesiz bloggerlık bahanesi ardına sığınamayacağım:)

Kıyafetlere çok büyük bir ilgi gösterdim:) (Bu güzel bluzlar, Tash by Aynur Taşyumruk)

Şenlikteki meyvaların bile ayrı bir lezzeti vardı:P
Ondan sonra ufak bir Organikanyon turunun ardından, rotayı Bebek’e ve meşhur şenliğine çevirdim. Galatamoda’da yer alan tasarımcılar ve çeşitli firmalarla butiklerin standları arasında bir moda bayramı yaşadım, birbirinden güzel kıyafetlerden yayılan ve beni bir alışveriş canavarına dönüştüren aurayla etrafım sarıldı. Arada bir çok kötü giyinsem de, hatta son bir iki yıldır gizemli bir şekilde inanılmaz kilolar alıp bir iki beden artsam da ve artık birçok kıyafetime sığmak için çeşitli akrobasi hareketleri yapmak zorunda kalsam da sonuçta milyonlarca kadın gibi benim de kıyafet düşkünlüğüm sona ermeyecek. Şenlikte elbette tekstil dışındaki sektörlerden standlar, birbirinden lezzetli ürünleriyle gözde yeme içme mekanları ve manav da göze çarpıyordu. Soaked konseriyle eğlendim. Sonra kaybolan ve benden yardım isteyen bir kız çocuğunun annesine kavuşmasını sağladım:) İkinci gün gidemediğim festivale bugün gidebilmeyi umuyorum.
Şenlik için çekebildiğim en güzel fotoğraf buydu. Seneye daha iyi bir makineyle gelmeyi öğrenmeliyim çünkü tecrübesiz bloggerlık bahanesi ardına sığınamayacağım:)
Kıyafetlere çok büyük bir ilgi gösterdim:) (Bu güzel bluzlar, Tash by Aynur Taşyumruk)
Şenlikteki meyvaların bile ayrı bir lezzeti vardı:P
19 Nisan 2010 Pazartesi
80ler modası: Rüküş ve şık, çirkin ve güzel, berbat ve çarpıcı
Bundan birkaç sene önce www.80ler.com sitesi için 80ler modası üzerine bir yazı yazmıştım. O zaman da -moda alanında sınırlı kalmamak kaydıyla- bir 80lere dönüş trendi vardı. Zaten 1997-1998 kış sezonundan beri zaman zaman modada 80lere geri dönüş yaşanıyordu. Ama günümüzde de 80lere dönüş moda alanında yoğun bir şekilde varlığını hissettirince bu yazının ara sıra güncelleştiğine karar verdim ve burada da sizinle paylaşıyorum.
80ler denilince insanların aklına Commodore 64 oyunlarından Metin Milli’ye kadar birçok şey geliyor şüphesiz. Bütün bunların içinde birçok insanın ekşimiş bir suratla hatırladığı bir olgu var: 80lerin en karakteristik özelliklerinden biri olan moda trendleri.
Bugün insanlar o kocaman vatkalı ceketleri, ilginç tropikal desenli bluzları, kirpi ya da civciv gibi çeşitli hayvanların başına benzetilmiş kabarık saçlarını, neredeyse el kadar küpelerini görünce dehşete kapılıyor olabilir. Ama gözardı edilmemesi gereken bir gerçek var, o yıllarda insanlar bunları satın almak için dükkanların kapısında kuyruklar oluşturuyordu.
Gündüz saatlerinde bir kanalı açsanız ya da daha iyisi özel Yeşilçam kanallarından birine zap arasında rast gelseniz Hülya Avşar’ı omuzları neredeyse iki metre genişleten vatkalarla donanmış kahverengi ceketiyle Tolga Savacı’ya doğru koşarken, Banu Alkan’ı leopar desenli kıyafetiyle Efes kalıntıları arasında “Ben Afroditim” diye bağırırken veya Yaşar Alptekin’i bir diskoda deri ceketiyle tekmeler atarak dans ederken görebilir, bunlara bakıp “o dönemde de ne acayip kıyafetler modaymış” diyebilirsiniz. Sonra alışverişe çıktığınızda televizyonda görüp güldüğünüz kıyafetlerin benzerlerinin satıldığını görüp şaşırabilirsiniz. Ne de olsa 90ların sonundan beri bütün dönemlere olduğu gibi 80lerin modasına da zaman zaman geri dönüş yaşanıyor. Neyse ki geri dönenler vatkalı ceketler değil. Eksik kalsınlar tabii.
Peki neydi 80lerin modasını bu kadar farklı ve özel yapan? Nasıl oldu da 70lerin İspanyol paçaları, geniş yakalı ceketleri, düz saçları yerini tam tersi bir moda anlayışına bıraktı. Acaba dönemin modacıları “70lerde ne modaysa artık onun tersini moda yapalım insanlar bıkmıştır aynı şeylerden” diye mi düşündüler? Belki evet, belki hayır. 70lerde pantalonlar kalçadan ayaklara doğru giderek genişlerken 80lerde tam tersi kalçada daha geniş ayak bileği kısmında daha dardı. 70lerde ceket, bluz ve kazaklar vücuda yapışacak derecede dar kesimliyken, 80lerde tam tersi içine çoluk çoluk nine dede derken bütün ailenin girebileceği kadar genişti. 70lerin apartman topuklu ayakkabılarının yerini ince topuklu veya topuksuz modeller almıştı. Örnekler çoğaltılabilir. Çoğu insan 80lerin modasının bu hale gelmesini kapitalizmin yükselişiyle güçlü ve zengin insan imajının ön plana çıkışına bağlıyor. Gücü vurgulamak için de tabii ilk akla gelen geniş omuzlar dolayısıyla vatkalar. Vatkalı tişört, üstüne vatkalı ceket onun da üstüne vatkalı manto giyince insanlar Arnold Schwarzenegger’e dönerlerdi. dönerlerdi. Rocky, Rambo gibi filmler de belki bu trendin bir uzantısı. Tabii body building dönemin en gözde sporlarındandı. Erkekler body building salonlarında kas yapmak için insan üstü çaba harcarlardı, tabii karete kurslarına gitmiyorlarsa. Bol renkli kıyafetler üst üste takılan aksesuarlar mücevherler zengin olmanın önemli sayıldığı bu devirde bunu vurgulamak için ön plana çıkarıldı kimilerine göre. Bazı insanlar dönemin en popüler dizilerinden Hanedan’ın moda trendlerine etkisinin öneminin sanıldığından fazla olduğunun altını çiziyor. Işıltılı kıyafetleriyle Linda Evans ve Joan Collins, dönemin kadınlarının olmak istedikleri güçlü, zengin kadınlardı. Vatkaların popüler olmasının başlıca sorumlularından biri olarak da Hanedan dizinin köstümlerini tasarlayan Nolan Miller gösteriliyor. O kadar ki Nolan Miller imzalı “The Dynasty Collection” adlı haute-couture tasarım kıyafetlerden oluşan bir koleksiyon büyük bir ilgi görmüştü. Ayrıca Prenses Diana’nın etkisini unutmayalım. O dönem dikiş bilen birçok bayan, onun giydiği elbiselerin aynısını dikebilmek için çırpınıyordu. Tabii yayınladığı modeller, dikiş teknikleriyle örgü, nakış ve dikiş işlerinde fazlasıyla yardımcı olan Burada dergisini unutmamak lazım. Genç kızlar ve kadınlar buradanın yeni sayısını almak için bakkallara koşturur, derginin ortasına zımbalanmış patronları özenle çıkarır yere serer, elinde makasla kumaşları kesip biçerlerdi. Kıyafetlerin dikimi bitince evlerde defile yapılırdı. Ne de olsa Mango yada Zara’nın olmadığı bir dünyada yaşıyorlardı. Tabii ülkemizde hala popülaritesini koruyan Vakko, Beymen, Derimod, Zeki Triko, Mudo gibi markalar ve çeşitli butikler dünya moda trendlerini anında müşterilerle buluşturuyorlardı. Fashion TV yoktu ama moda trendleri TRT dizilerinden, toplanıp gidilen sinema filmlerinden, Ses, Hayat, Kadınca gibi birçok dergiden, gazetelerden takip edilirdi. Tek tük satılan yabancı dergiler de dil bilinmese dahi sırf resimlerine bakmak için satın alınırdı.
Madonna’yı örnek almamış her halde çok az genç kız vardı. Saçlarını onun gibi kestirmek onun gibi üst üste takıları takmak, onun çılgın elbiselerini giymek ve onun danslarını yapmak için gençler birbirleriyle yarışırdı. Bazen de kızlar Serpil Çakmaklı gibi saçlarını kat kat kestirip kelebek tokalarla tepeden tuttururlar ya da permalarla koyuna dönerlerdi. Elbette pembe ruj ve mavi göz farından oluşan kült makyajı yapmayı ihmal etmezlerdi. Pembe ruj ve oje sürmedikleri günlerde cart kırmızı oje ve ruj sürerlerdi. Kırmızı tonlarındaki allıklar bolca sürülürdü. Göz etrafına çizilen siyah kalemler rengarenk makyajla tezat oluştururdu. Kemerler ve kocaman rengarenk küpelerle de aksesuar meselesi hallolmuş olurdu. Erkekler Michael Jackson’un simli eldivenini bulmak için dükkan dükkan dolaşırlar, saçlarını George Michael gibi kestirirlerdi. Veya dönemin büyük modası olan tepede kısa kesilmiş mümkünse perma yapılmış arkadan dümdüz uzayan saç tipini birçok gençte görürdük. Heavy metal dinleyenlerde saç boyu daha da uzuyordu tabii. Yırtık pantalonlar, çivili deriler, zincirler ve bandanalar bütün dünyada çok modaydı. Tabii simsiyah kıyafetlerin altına giyilen beyaz spor ayakkabıları da unutmamak lazım.
Capcanlı renklerin birbirine kombine edildiği kıyafetler, şalvarlı pantalonlar, rengarenk desenli taytlar, mayo ile tişört arası acayip bir nesne olarak tarihe geçen bodyler, fosforlu takılar, neredeyse yerlere kadar uzanan en az beş beden büyük ceketler ve onun altına giyilen dar mini etekler, rengarenk deri kıyafetler, tozluklar, kocaman güneş gözlükler ve daha birçok şey insanları hem dehşete düşürüyor hem de o günlerin özlemle hatırlanmasına neden oluyor. Herhalde 80ler modası kadar karakteristik bir başka on yıllık moda akımı daha olmadı. Şimdi bile isterseniz 80lere ait beğendiğiniz bir parçayı alıp sokağa çıkabilirsiniz, nasıl olsa günümüzde de modadır ya da ileride olacaktır. Ama yine de vatkalardan uzak durun derim.
80ler denilince insanların aklına Commodore 64 oyunlarından Metin Milli’ye kadar birçok şey geliyor şüphesiz. Bütün bunların içinde birçok insanın ekşimiş bir suratla hatırladığı bir olgu var: 80lerin en karakteristik özelliklerinden biri olan moda trendleri.
Bugün insanlar o kocaman vatkalı ceketleri, ilginç tropikal desenli bluzları, kirpi ya da civciv gibi çeşitli hayvanların başına benzetilmiş kabarık saçlarını, neredeyse el kadar küpelerini görünce dehşete kapılıyor olabilir. Ama gözardı edilmemesi gereken bir gerçek var, o yıllarda insanlar bunları satın almak için dükkanların kapısında kuyruklar oluşturuyordu.
Gündüz saatlerinde bir kanalı açsanız ya da daha iyisi özel Yeşilçam kanallarından birine zap arasında rast gelseniz Hülya Avşar’ı omuzları neredeyse iki metre genişleten vatkalarla donanmış kahverengi ceketiyle Tolga Savacı’ya doğru koşarken, Banu Alkan’ı leopar desenli kıyafetiyle Efes kalıntıları arasında “Ben Afroditim” diye bağırırken veya Yaşar Alptekin’i bir diskoda deri ceketiyle tekmeler atarak dans ederken görebilir, bunlara bakıp “o dönemde de ne acayip kıyafetler modaymış” diyebilirsiniz. Sonra alışverişe çıktığınızda televizyonda görüp güldüğünüz kıyafetlerin benzerlerinin satıldığını görüp şaşırabilirsiniz. Ne de olsa 90ların sonundan beri bütün dönemlere olduğu gibi 80lerin modasına da zaman zaman geri dönüş yaşanıyor. Neyse ki geri dönenler vatkalı ceketler değil. Eksik kalsınlar tabii.
Peki neydi 80lerin modasını bu kadar farklı ve özel yapan? Nasıl oldu da 70lerin İspanyol paçaları, geniş yakalı ceketleri, düz saçları yerini tam tersi bir moda anlayışına bıraktı. Acaba dönemin modacıları “70lerde ne modaysa artık onun tersini moda yapalım insanlar bıkmıştır aynı şeylerden” diye mi düşündüler? Belki evet, belki hayır. 70lerde pantalonlar kalçadan ayaklara doğru giderek genişlerken 80lerde tam tersi kalçada daha geniş ayak bileği kısmında daha dardı. 70lerde ceket, bluz ve kazaklar vücuda yapışacak derecede dar kesimliyken, 80lerde tam tersi içine çoluk çoluk nine dede derken bütün ailenin girebileceği kadar genişti. 70lerin apartman topuklu ayakkabılarının yerini ince topuklu veya topuksuz modeller almıştı. Örnekler çoğaltılabilir. Çoğu insan 80lerin modasının bu hale gelmesini kapitalizmin yükselişiyle güçlü ve zengin insan imajının ön plana çıkışına bağlıyor. Gücü vurgulamak için de tabii ilk akla gelen geniş omuzlar dolayısıyla vatkalar. Vatkalı tişört, üstüne vatkalı ceket onun da üstüne vatkalı manto giyince insanlar Arnold Schwarzenegger’e dönerlerdi. dönerlerdi. Rocky, Rambo gibi filmler de belki bu trendin bir uzantısı. Tabii body building dönemin en gözde sporlarındandı. Erkekler body building salonlarında kas yapmak için insan üstü çaba harcarlardı, tabii karete kurslarına gitmiyorlarsa. Bol renkli kıyafetler üst üste takılan aksesuarlar mücevherler zengin olmanın önemli sayıldığı bu devirde bunu vurgulamak için ön plana çıkarıldı kimilerine göre. Bazı insanlar dönemin en popüler dizilerinden Hanedan’ın moda trendlerine etkisinin öneminin sanıldığından fazla olduğunun altını çiziyor. Işıltılı kıyafetleriyle Linda Evans ve Joan Collins, dönemin kadınlarının olmak istedikleri güçlü, zengin kadınlardı. Vatkaların popüler olmasının başlıca sorumlularından biri olarak da Hanedan dizinin köstümlerini tasarlayan Nolan Miller gösteriliyor. O kadar ki Nolan Miller imzalı “The Dynasty Collection” adlı haute-couture tasarım kıyafetlerden oluşan bir koleksiyon büyük bir ilgi görmüştü. Ayrıca Prenses Diana’nın etkisini unutmayalım. O dönem dikiş bilen birçok bayan, onun giydiği elbiselerin aynısını dikebilmek için çırpınıyordu. Tabii yayınladığı modeller, dikiş teknikleriyle örgü, nakış ve dikiş işlerinde fazlasıyla yardımcı olan Burada dergisini unutmamak lazım. Genç kızlar ve kadınlar buradanın yeni sayısını almak için bakkallara koşturur, derginin ortasına zımbalanmış patronları özenle çıkarır yere serer, elinde makasla kumaşları kesip biçerlerdi. Kıyafetlerin dikimi bitince evlerde defile yapılırdı. Ne de olsa Mango yada Zara’nın olmadığı bir dünyada yaşıyorlardı. Tabii ülkemizde hala popülaritesini koruyan Vakko, Beymen, Derimod, Zeki Triko, Mudo gibi markalar ve çeşitli butikler dünya moda trendlerini anında müşterilerle buluşturuyorlardı. Fashion TV yoktu ama moda trendleri TRT dizilerinden, toplanıp gidilen sinema filmlerinden, Ses, Hayat, Kadınca gibi birçok dergiden, gazetelerden takip edilirdi. Tek tük satılan yabancı dergiler de dil bilinmese dahi sırf resimlerine bakmak için satın alınırdı.
Madonna’yı örnek almamış her halde çok az genç kız vardı. Saçlarını onun gibi kestirmek onun gibi üst üste takıları takmak, onun çılgın elbiselerini giymek ve onun danslarını yapmak için gençler birbirleriyle yarışırdı. Bazen de kızlar Serpil Çakmaklı gibi saçlarını kat kat kestirip kelebek tokalarla tepeden tuttururlar ya da permalarla koyuna dönerlerdi. Elbette pembe ruj ve mavi göz farından oluşan kült makyajı yapmayı ihmal etmezlerdi. Pembe ruj ve oje sürmedikleri günlerde cart kırmızı oje ve ruj sürerlerdi. Kırmızı tonlarındaki allıklar bolca sürülürdü. Göz etrafına çizilen siyah kalemler rengarenk makyajla tezat oluştururdu. Kemerler ve kocaman rengarenk küpelerle de aksesuar meselesi hallolmuş olurdu. Erkekler Michael Jackson’un simli eldivenini bulmak için dükkan dükkan dolaşırlar, saçlarını George Michael gibi kestirirlerdi. Veya dönemin büyük modası olan tepede kısa kesilmiş mümkünse perma yapılmış arkadan dümdüz uzayan saç tipini birçok gençte görürdük. Heavy metal dinleyenlerde saç boyu daha da uzuyordu tabii. Yırtık pantalonlar, çivili deriler, zincirler ve bandanalar bütün dünyada çok modaydı. Tabii simsiyah kıyafetlerin altına giyilen beyaz spor ayakkabıları da unutmamak lazım.
Capcanlı renklerin birbirine kombine edildiği kıyafetler, şalvarlı pantalonlar, rengarenk desenli taytlar, mayo ile tişört arası acayip bir nesne olarak tarihe geçen bodyler, fosforlu takılar, neredeyse yerlere kadar uzanan en az beş beden büyük ceketler ve onun altına giyilen dar mini etekler, rengarenk deri kıyafetler, tozluklar, kocaman güneş gözlükler ve daha birçok şey insanları hem dehşete düşürüyor hem de o günlerin özlemle hatırlanmasına neden oluyor. Herhalde 80ler modası kadar karakteristik bir başka on yıllık moda akımı daha olmadı. Şimdi bile isterseniz 80lere ait beğendiğiniz bir parçayı alıp sokağa çıkabilirsiniz, nasıl olsa günümüzde de modadır ya da ileride olacaktır. Ama yine de vatkalardan uzak durun derim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





























